11 Şubat 2014 Salı

İNSANLAR ÖLDÜ MÜ SESİNİZ ÇIKMIYOR, HAYVANLAR ÖLDÜ MÜ ORTALIĞI AYAĞA KALDIRIYORSUNUZ DİYENLERE

Nedir İnsan? Nedir Hayvan? Ben size bir tablo çizeyim.
İnsan, bu dünyadaki en akıllı olduğu söylenilen, konuşma yetisine sahip tek canlıdır. Zor durumlarda, akıl yürütebilir, kendini sıkıntıdan kurtaracak şeyler icat edebilir, konuşarak kendisini kurtarabilir. İnsanların haklarını koruyan kanunların yanı sıra, bir insanın kendisini savunabilmesi için bir sesi vardır, kendi hayatına, yaşam tarzına sahip çıkabilir, başına bir iş geldiğinde kanunlara sığınabilir, kendini savunurken, zekası, fiziksel gücü, ve konuşma yetisini kombine edebilir. En basitinden yardım isteyerek çığlık attığında, diğer insanlar döner, bakar, umursar, yardımcı olur. Bunun dışında;
Zevk için, keyif için, eğlence için öldürendir İnsan, 
Üretim fazlası diye, hayvanat bahçesinde bir yavru zürafayı, çocukların gözü önünde vurup, aslanlara yem olarak atandır İnsan,
Birkaç kişi eğlenecek ve bundan ciro yapılacak diye, yunusları vahşice katleden, yakalayan, ömür boyu özgürlüğünü kısıtlayarak bir havuza kapatandır İnsan,
Sırf canı sıkıldı diye, bir kediyi bıçaklayıp bağırsaklarını döken, kafasına 60 litrelik damacanayı indirerek öldüren, bunu da videoya çekerek internete koyandır İnsan,
Moda adını verdiği, manasız kreasyonlar yapmak için hayvanların canlı canlı derilerini yüzendir İnsan,
Kozmetik diye uydurulmuş bir icat yüzünden, kobay olarak kullanılan hayvanlara eziyet edendir İnsan,
Kendisine havladı diye, bir köpeği tüfekle vurandır İnsan,
Yiyecek için tavuk üretiminde, yumurtlayamaz diye, erkek civcivlerin boyunlarını kırıp kırıp üstüste yığarak, çöpe atılacak tepeler oluşturandır İnsan,
Antalya’da yazın öğlen güneşinin altında, köpeğini bir santim gölge bulunmayan bir çatıya bağlayıp, önüne mama su koymadan, saatlerce orada bırakandır İnsan,
Köpeğin tasmasını motorsikletine bağlayıp, gaza basandır İnsan,
Domuz yavrularını canlıyken alıp, kafalarını yere vura vura öldürdükten sonra yiyecek imalatında kullanandır İnsan;
Sırf eğlence için, boğaları arenaya çıkarıp, yavaş yavaş işkence edip, orasına burasına mızraklar saplayarak öldüren ve bunun için övgü alandır İnsan,
Hamile ineği boynundan asarak öldürendir İnsan,
Köpekbalığı avlamak için, yakaladıkları köpeklerin burnuna dev olta uçları takıp, canlı canlı suya atıp yem olarak kullanandır İnsan,
Köpek yavrularını boynundan asarak, zafer kazanmış gibi fotoğraf çektirendir İnsan,
Sırf azgınlığını biraz olsun rahatlatmak için ördeğe, kaza, eşeğe tecavüz edendir İnsan,
Daha sayayım mı? Bu mudur bir ferdi olmaktan gurur duyduğun cins?
Hayvan nedir?
Hayatta kalmak için öldürmenin dışında öldürmez Hayvan,
Tek istediği işkencesiz, acısız, karnını doyurabildiği bir yaşamdır. Bu onun yaşam hakkıdır.
Kendini yeterince savunamayacak, imdat çığlığı atamayacak olandır Hayvan,
Bağırsa, ağlasa, inlese bile, İnsanların %90’ının dönüp bakmayacağı, yardım etmeyeceği, tersine tekmeleyeceği varlıktır Hayvan,
Olur da bir İnsan’a güvenirse, ondan kendisini koruyup kollamasını bekleyendir Hayvan,
Gerektiğinde kendisini öne atıp o güvendiği İnsan’ı korumaya çalışandır Hayvan,
Ağladığında gözyaşlarını yalayandır Hayvan,
İçinde İnsan’dan daha çok merhamet ve sevgi taşıyandır Hayvan,
Kendini savunmak için bile sesi çıkamayandır Hayvan,
Zekasını, yeteneğini, İnsanları katletmekte kullanmayandır Hayvan,
Dosttur, sevgidir, güzelliktir, yaşamın hala tamamen boktan olmadığını hissettirendir Hayvan.
Bizler ölen, hakkı yenen, tecavüze uğrayan, özgürlüğü kısıtlanan İnsanlara, hemcinslerimize de sahip çıkmaya çalıştık, elimizden geleni yaptık, yine yaparız.
Hayvan seven zaten İnsan da sever. 
Hayvan seven İnsan’dan zarar gelmez.
Bir İnsan’ın ölümünün tüm dünyayı etkilediği oldu.
Peki ne zaman bir Hayvan’ın ölümü tüm dünyayı etkiledi?
Ne zaman hayvanlara, sanki Allah onları bizi eğlemek için yaratmış gözüyle bakılmadı?
Ne zaman hayvanlara işkence yapmak, öldürmek, bunu eğlence için yapmak suç sayıldı? 
Kim ama kim o kendilerinin sesi çıkamadığı için onların sesi oldu?
Şimdi biz onların sesi olmaya çalıştığımız için mi kötü olduk yani? Onların canının değerini kendi canımızdan ayrı tutmadık diye mi aptal olduk, kendini birşey sanan, İnsan’ların mağduriyetine ses çıkarmaz ama, Hayvan denilen gereksiz yaratıkların sinir bozucu savunuculuğunu yapar olduk?
Bunu düşünen arkadaş, sana tek diyebileceğim sen gerçekten bir İnsan’sın. İnsanlığın, aklın, sesin, herşeyin yerli yerinde.
Ama devir, senin de İnsan’ın İnsan’a yaptığı zülümden rahatsız olduğun, bizim de İnsan’ın İnsan’a ve Hayvan’a yaptığı zulümden rahatsız olduğumuz gibi, İnsanlık Devri olmamalı artık arkadaşım. Asıl, İNSANLIĞI BIRAKIP, HAYVAN OLMA vaktimiz geldi de geçiyor bile.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Hemingway, W. Allen ve Yazar Tıkanıklığı

        
        Dün gece, bilgisayarımın başına geçip bir sene sonra ilk defa birşeyler yazdım bloga. Sadece bloga değil, herhangi bir kağıt parçasına da çok birşeyler karalamamıştım bu kadar süre. Alakasız bir gerçeklikten girip, alakasız bir gerçekdışılıktan çıktım, yazdığım konu, eski bir sevgiliye edilmiş bir telefondu, bunu süslü ifadelerle bezeyip, kendimden ve hayalgücümden ortaya karışık bir şeyler çıkardım. Derken, okuyan ve beni çok iyi tanıyan yakınlarımın benim için endişelendiğini yahut gerçekten hissettiklerimi ve eylemlerimi yazıya döktüğümü sandıklarını fark ettim. Onları, bu yazıda olayın 'gerçek kişi ve kuruluşlarla' bir alakası olmadığına ikna etmeye çalıştım. Yazdıklarımın okuyanlarda iç dünyamı yansıttığı hissini uyandırması iyi birşey miydi, yoksa kötü müydü bilemiyorum. Bu gerçekten iyi birşeyler yazdığımı ve beni çok iyi tanıyanların bile bunların benimle ilgili olduğunu düşünmesini sağladığını mı kanıtlıyordu, yoksa hayalgücümü genelde kullanmadığım gibi bir düşünce yüzünden mi yazılanların illa ki benimle bir ilgisi olduğu fikri canlanıyordu okuyucuların kafasında? En son yazdığımdan daha iyi yazılarım elbette olmuştu, kaldı ki, ilkokul 5'te bir sayfalık basit hikayemle il 2.si bile olmuştum - sanırım o hikaye bile dün gece yazdığımdan daha güzeldi - yine de dün gece yazdığım yazının, öylesine, doğaçlama yazılmış, başına başlarken sonunun nereye gideceğini bilmediğim bir yazı olduğunu ve bu durumdan keyif aldığımı belirtmeliyim. Bir eski sevgilim elbette olabilirdi, nostaljik hislere kapılıp aramış, yazıda geçtiği gibi bir cevap almış, kapatmış ve bunu kağıda bile dökmüş olabilirdim de elbette; bunca zamandır çektiğim yazar tıkanıklığını biraz öteye iteklemekte bana yardımcı olabiliyor, beni boyumdan büyük bir iş başarmışım gibi hissettirebiliyorsa, bu kadar önemsiz bir yaşam kesitini süsleyip püsleyip, çok az kişinin, o anda yapacak daha iyi bir işi yoksa okuduğu bir blogda yayınlamanın ne sakıncası olabilirdi ki? Kaldı ki böyle bir olay yaşanmamış, 15 senedir tanınan bir eski sevgili bu dünyada varolmamıştı. Yalnızca birkaç basit şeyin bir araya gelip, parmaklarımdan kopup gittiği, özel bir andı.
       Sonra, kafama dank etti, acaba insanlar yazdığım herşeyin başımdan geçmiş olduğunu mu düşünüyorlardı? Oysa başımdan geçen şeyleri, eğlenceli veya yazıyla ilgili değilse, yazmaktan pek hoşlanmam, bu, kendimi bir tiyatro sahnesinde çıplakmışım gibi hissettirir bana. Fakat sorunun aslında şu olduğunu fark ettim ki, yazdığım şeyler başımdan geçmemişse bile, eğer okuyucum buna inanıyorsa, bu da kendimi tiyatro sahnesinde çıplakmışım gibi hissettiriyormuş.
       Bu durum ve burada tasvir etmeme gerek olmayan uzun, sancılı ve öğretici bir süreç, bana yazarlığın aslında ne kadar zor olduğunu gösterdi: "Yazdığınız şeyleri muhtemelen hiçbir zaman içinizden geldiği gibi yazma özgürlüğüne sahip olamayacaksınız, çünkü en ufak bir okuyucunun, işverenin düşüncesini bile önemsemek, gerekirse emeğinizin küçük küçük emekçik kısımlarını kesip atmak zorundasınız." Tıp çevirisi dersindeki hocamın bir arkadaşıma küçük sohbetlerinde anlatmaya çalıştığı şeyin özü buydu işte - her alana uyarlanabilir bir ana fikir. Yazarken istediğini yazabilirsin, ama okuturken kendinden ödünler vermen gerekir, sana ne söylenirse söylensin yazdığın şeyin arkasında durman gerekir.  'Ben kendim için yazıyorum' diyenlere de asla inanmıyorum, kendisi için yazan günlük de tutabilir, ne diye tüm bu zahmete, kendini beğendirme soytarılıklarına girişsin ki?
       Woody Allen filmlerini hep severim, ama tüm bu filmlerin delicesine kıskandığım bir ortak özelliği vardır, o da baş kahramanların %90 ı yazardır ve yazabilmekte, hatta bu alanda başarılı olabilmektedirler, en azından film, onların bu mesleği sürdürdüğü ve çok da fena olmadıkları gerçeğiyle başlar. O filmlerdeki en berbat yazarı bile kıskanırım, oturup yazma teşebbüsü gösterebilir çünkü. Onlarla ilgilenen ve ellerinden tutan biri vardır genelde. Oysa ben burada oturmuş, kendi duygularımı bile baştan okuduğum zaman tutuk tutuk ve saçma bir biçimde yazdığımı fark ettiğim alelade bir bloga yazıyorum ve asla bir Ernest Hemingway yolunda ilerleyemeyeceğim duygusunu yutkunarak boğazımdan aşağıya itmeye çalışıyorum - her ne kadar Oxford Dictionaries Online sitesinde yapılan "Hangi Yazarsın?" testi sonucu Ernest Hemingway çıksam da. Çünkü, ironik olan, Hemingway tüm yazılarında deneyimlediği acıları ve olayları birebir, basitçe, insanın içinde yer eden biçimde işlerdi, oysa ben, deneyimlediklerimi beni zayıf hale getirecekler diye yazıya dökerek tekrar yaşamaktan kaçınıyorum. Belki de beni iyi tanıyan insanların ne hakkında yazdığımı anlayabilecekleri, sözcüklere dökülmüş olayların gerçekten yaşanmış olduğunu bilebilecekleri fikrinden hoşlanmıyorumdur. Belki, önceki yazımda, olmayan şeylerin olmuş gibi hissedilmesinin dile getirilmesi, beni bu yüzden kötü hissettirmiştir, içinde gerçeklik bulunan şeyleri yazarsam deşifre olacakmışım, herkes "Aaa bunu mu düşünüyordun, bunu mu yazdın yani??" diye beni sorgulayacakmış gibi geliyordur. Bu da bana nedensiz bir sıkıntı veriyordur.
          Belki de Hemingway'in "The Sun Also Rises (Güneş de Doğar)" da etrafındaki insanları, olayları ve kendini yazarken, ilk eşi Hadley'e, neden sadece onu kitabında bir karakter olarak yazmadığına dair yaptığı açıklama gibi geçiştirici açıklamalar uydurmam gerekiyordur kendimi rahatlatmak için. Hemingway, Hadley'e "Seni bu iğrenç ortamın ve insanların içinde yazmadım, çünkü sen hepimizden çok çok daha üstün bir varlıksın." demişti. Kendisini alçaltıp, karşısındakini yükseltmek; Hemingway çok akıllı bir adamdı, Hadley'nin aynısı bir karakterin "The Sun Also Rises"ın temasında ayakbağı olacağını elbette yüksek sesle dile getirmezdi. Oysa ben, her ne kadar onun izinden gitmek istesem de, onun tam tersi bir yönde ilerliyorum gibi, ortada gerçek olup, bunun hayalgücü olarak görülmesi yerine, hayalgücü olup, gerçek gibi görülmesi, bunun da gerçekleri yazmaktan özellikle kaçan birinin başına gelmesi, evrenin 'disharmonic' adledilebilinecek melodilerinden birinin gücü olsa gerek.
          Kısacası, daha gerçekleri oturup birebir yansıtabilmem için sayısız fırını talan etmem gerekiyor, buna cesaret edebilecek ölçüde şişmanlayana kadar, yazdığım çoğu şeyde benden, hatta etrafımdakilerden izler olduğunu, ancak genelinin hayalgücüm olduğunu bilmeniz yeterli sanırım. Gerçekleri yazdığımın fark edildiği gün ise, yüzümü Hemingway'e en sonunda dönebilmişim demektir.

13 Eylül 2011 Salı

Kafes

Genç kadın sustu. Herşey nasıl bu kadar tanıdık gelebilirdi,nasıl bir zamanlar hissettiklerinin tıpatıp aynısını hissedebilir,aynı sayıda iğne yine nasıl kalbindeki aynı yerlere saplanabilirdi? Büyümemiş miydi,sıyrılmamış mıydı kabuğundan,konuşmuyor muydu artık doğruları, çekinmemezlik etmiyor muydu karşısındakine hoş olmayan gerçekleri söylemekten,onları kırmak pahasına da olsa? Neden kaybetmişti yine sesini? Neden iş,karşısındaki genç adama gelince birden 9 yaşındaki o küçük,utangaç,saf kıza dönüşüveriyordu,kendisine eziyet edilmesine sesini çıkarmayan? Her kötülüğe uysalca boyun eğen,bir gün karşısındakinin gerçekleri anlamasını uman? Bunca yıldır anlamış mıydı karşısındaki, onun sevgisinin boyutlarını,onun için yaptığı fedakarlıkları,yine de yıllar sonra,çektirdiği herşeye rağmen,nasıl talepkâr olabiliyordu bu genç adam hala?
Sıyrılamıyordu kız,etrafındaki görünmez parmaklıkların arasından,kalbi ona yine oyunlar ediyordu. Birden bıraktı kendini görünmez kafesin tam ortasına,yere, leziz, savunmasız bir avmışçasına,gelip avcısının kendisini kendi kanına boyamasını istedi. Onu sevmek, ellerini kollarını bağlayan,onu çaresiz bir hale sokan,acı verici, can yakıcı,kanatıcı bir şey olmuştu her zaman, evet,çok uzun süre savaşmıştı içindeki ateşten yaratıkla,ama bunca yıl sonra hala onun karşısında çaresiz olduğunu,kendini güçlü sanarken,aslında iplere bağlı bir kukla kadar hareketsiz olduğunu fark etmek,kendini şiddetle öldürme isteğini getiriyordu yanında. 'Bir şeyler saplayın bedenime,ne olduğu fark etmez,acısı hiç mühim değil,asıl acıyı bastırsın,beni aynı şeyleri yaşamaktan kurtarsın yeter,yahut zehirleyin,ezin,parçalayın,ama şu kalbi durdurun bir şekilde,atmasın artık onun kanının şırıltısını duyarak içimde.' Ama yok,kaderdi onu bu dönüşsüz yola tekrar tekrar sokan,onun gücü karşısında minicik bir beden titremekten başka ne yapabilirdi? "Teslim ol." diyen fısıltısını duydu genç adamın, tüm hücreleri uysalca boyunlarını eğerken, içinde,derinlerde saklı minicik bir ses baş kaldırdı : "Hayır!" Genç adamın yüzüne,o çok tanıdık alaycı ifade yavaş yavaş aktı,tek kaşını kaldırmış,hafif tebessümüyle bakıyordu şimdi, kızın tenini yakan bakışlarla. "Hayır mı? Neden kendinle savaşıyorsun ki? Saçma değil mi bana karşı çıkman,şimdiye kadar en çok istediğin şeyi gerçekleştiriyorum halbuki." Yutkundu kız,hala kısıktı sesi,ama becerdi bir şekilde,fısıltıyla da olsa "Hayır!" diye yinelemeyi. "Sesimi ver bana geri,açıklayayım."
Genç adam güldü,kafasını sevimlice oynattı,bir adım daha yaklaştı avına,ve kız boğazındaki düğümün biraz çözüldüğünü hissetti. "Ne açıklayacakmışsın?"
"Seni istediğimi. Ama istemediğimi de." "İkisi birden olamaz elbette." dedi avcısı kızın, "O yüzden,en güçlü olan hissinle yetineceğim. Teslim ol." Bir adım daha yaklaştı kıza,kız onun büyüsünün kendisini sardığını hissetti. Ne kadar güzel olurdu direnmemek,kaptırmak, serbest bırakmak kendini! Altın bir uyku bir daha hiç uyanmayacağı bir rüyaya dalsın diye okşarken göz kapaklarını,kız direndi çaresizce.
"Bilmezmiş gibi davranma ne hissettiğimi." Genç adam kaşlarını çatıp ona sorarcasına baktı. "Evet," dedi kız, "Biliyorsun nasıl bir acı çektiğimi,aynısını bende sana çektirmiştim istemeyerek. Sen nasıl yıllarca uzak durduysan benden,aynı acıları çekmemek,aynı kanı akıtmamak için,ben de uzak durmak istiyorum senden. Seni içimde besleyecek gücüm yok çünkü,ya serbest bırakacaksın beni,ya da öleceğim bu kafeste.Başka türlüsü olmayacak."
"Neden?" diye fısıldadı adam yutkunarak,güzel yüzüne hiç yakışmayan çarpıcı bir acı ifadesi vardı şimdi yüzünde. Kız hala onun acı çektiğini görmeye dayanamıyordu,onun yerine yuvarladı kendi gözyaşlarını yanaklarından.
"Çünkü birlikte olmamak var kaderde,ara sıra kesişse de yollarımız. Sevgine de hapsetmiş olsan beni, öldürüyorsun yavaş yavaş. Bak,tüm kanım çekildi yüzümden. Bu kafes bana iyi gelmiyor. Benimki de sana iyi gelmeyecek."
"Yine de hapsetmene izin verirdim beni." dedi genç adam öfkeyle. "Biliyorum" dedi kız, "Bende öyle. Ama artık değil. Yaşatmak var serde, öldürmek değil."
"Peki ya bencilsem?!" diye bağırdı kızgınlıkla avcı,avının kafesinin parmaklıklarını büyük bir güçle sarsarak. "Ya öl istiyorsam?! Ya öleyim istiyorsam?!"
Yaşlar yüzünde yeni izler açarken,kız fısıldadı. "İstiyor musun?"
"Evet" dedi adam,acıyla. "Gidişini görmekten iyidir,ölmek."
Kız kalbinin acıdan duracağını sandı. Karşısındakinden iyi kim bilirdi onun gidişinin acısını?
Ayağa kalktı yavaşça,saçlarını yüzünden çekip,gözlerini elinin tersiyle sildi. Dayanamıyordu onun güzel yüzünü acıyla dolu olarak görmeye, göremediği,ama hissettiği parmaklıklara, O'na doğru yürüdü.
"Peki.." diye fısıldadı, "Teslim oluyorum.Öldür beni,umrumda değil. Senin için ölmeyi daha önce çoktan göze almıştım. Şimdinin farklı olması gerekmiyor." Elini uzatıp,yüzüne dokunmayı istedi,sanki acıyı eliyle silebilecekmiş gibi yüzünden. Olmadı,yetişemedi yüzüne.
Genç adam alayla karışık bir hüzünle güldü. "Nasılsa cehenneme gideceğiz, değil mi?.."
Kız yutkunarak baktı ona,söyleyecek sözü yoktu.
"İşin ironik yanı," dedi genç adam, "Sadece kendini görebiliyor olman. Elini uzattığında bana dokunamamanın nedeni,seni hapsettiğim kafes değil, senin beni hapsettiğin kafes."
Kız yüzüne tokat yemiş gibi sarsıldı. Gözlerinde beliren soruyu dile getiremeden, genç adam güldü. "Evet,sende beni öldürüyorsun.O yüzden teslim ol istedim.Belki ölmeden aynı kafesi paylaşırız diye."
Kız ona yaklaşabildiği kadar yaklaştı,ağlıyordu yeniden,tek av kendisi değildi,bir avcıydı o da,karşısındakinin kanına boyayan ellerini.Ellerindeki kanı görebiliyordu şimdi.
"Bilmiyordum..Hiçbir şey böyle olsun istemedim.."
Genç adam da yaklaşabildiği kadar yaklaştı, aralarında 10 santim ancak vardı,yine de dokunamıyorlardı birbirlerine.
"Kim istedi ki.."
"Peki şimdi ne olacak?" dedi kız bir anlık bir sessizlikten sonra.
"Bilmiyorum."
"Hiç serbest kalacak mıyız?"
"Bilmiyorum."
"Ölmeye devam edecek miyiz?"
"Muhtemelen."
"Sana dokunabilecek miyim?"
"Sanmıyorum.Bende sana dokunamayacağım."
"Neden bu kadar sakinsin? Neden öfkelenmiyorsun?"
" Hissetmek istediğim son şey bu değil çünkü."
Kız gözlerindeki yaşları,sinek kovarmışçasına elinin tersiyle savuşturdu.
"Ne zaman bu kadar bilge oldun?"
"Yaşamak istediğim tek hayatı,asla yaşayamayacağımı anladığımda."
Kız sarsıldı.Eli ayağı kesildi.
"Seni deli gibi seviyorum.Hep sevdim." dedi titreyen dudaklarla.
"Seni deli gibi seviyorum.Hep sevdim." dedi genç adam,kızın gözlerinin içine bakarak.
Kız,çenesi titrerken tebessüm etti. Genç adam karşılık verdi. İkisi de büyük bir rahatlamayla birbirlerine baktılar.
"Bu his.. Ne bu?" dedi adam.
"Sanırım,en azından birbirimizin ruhlarını serbest bıraktık." Genç adam,anladığını belirten sert bir baş hareketi yaptı. Kız,onun kendini ağlamamak için zor tuttuğunu biliyordu. Tüm mimikleri çoktan beynine kazınmıştı adamın.
"Merak etme." diyerek uzandı kız,dokunabilecekmiş gibi karşısındakine. "Birşeyler iyi olacak,hissediyorum."
"Senin iyin beni,benimki de seni içermiyor." diye yanıtladı adam. "Ama evet,muhtemelen iyiye gidecek."
"Nasıl?"
Genç adam gülümsedi,kız kalp atışlarının hızlandığını hissetti.Sevdiği adam yere oturup bağdaş kurarken onu izledi.Dokunmak istedi,görünmez parmaklıkları yıkmak,kollarına koşmak, doyasıya öpmek istedi onu. Oysa yapamazdı. Asla yapamayacaktı. Asla.
Genç adam kafasını kaldırıp,"Otursan iyi olur."dedi, kızın aklından geçenleri okumuş,ama ona cevap vermek istemiyormuş gibi. Cevap vermek,hayal kurmaktı. Hayal kurmak ise,acıtırdı.
"Uzun bir bekleyiş olacak."

19 Şubat 2011 Cumartesi

Ray




Yıl 2005.. Antalya, Laura AVM'deyiz. Melis'le açlıktan ölüyoruz, ancak gitmek istediğimiz film, birazdan başlayacak. Muhtemelen saat 13.00 yahut 14.00 seansı. Ne yapsak, ne etsek diye düşünürken, iki tane sosisli sandviç almaya karar veriyoruz; sinemaya yemek sokmak yasak olduğu için, benim pembe hasır çantamda gizliyoruz sandviçleri içeri girerken. Sosisliyi aldığımız adamda sanki çantamda gizlice sinemaya sokacağımı bilmiş gibi sandviçlere bolca sıkmış ketçap ve mayonezi, sinemaya kaçak ajan edasıyla girerken, çok sevdiğim çantamın içinin kirlenmemesi için dua ediyorum.
Yerlerimize geçiyoruz, ışıklar sönüyor. El yordamıyla sandviçleri çıkarıyorum,tekini Melis'e uzatıyorum. Birer ısırık alıyoruz. Film başladı, Ray Charles'ın hayatını anlatan, Jamie Foxx'un oynadığı "Ray" filmi bu. İlk beş dakikada, sosisliler silip süpürülüyor, el yordamıyla kontrol ettiğim çantamda herhangi bir ketçap yahut mayonez bulaşığına rastlanmadı. Derken,filme dalıyoruz, müthiş bir film. Anlatılacak gibi değil,resmen izlenip yaşanması gereken filmlerden.
Ray'in, "The Definitive Ray Charles" albümünü o zamanki alt komşum olan Berke'den alıp kopyaladığımdan beri,tekrar tekrar dinleyip duruyorduk filme gelmeden önce. İki cd'lik bu albümün ben 2. cdsini, Melis ise 1.cdsini dinleye dinleye yıpratmıştık,ancak müziklerini bu kadar çok sevdiğimiz bir adamın, böylesine inanılmaz bir hayatı olduğundan haberimiz bu filmi izleyene kadar yoktu. Tek kelimeyle muhteşemdi.
Ray Charles'ı canlandıran Jamie Foxx, Ray Charles'ın 2004'teki ölümünün ardından çekilmesi kararlaştırılan bu filmle Oscar kazandı. Kör bir adam olduğu inandırıcı olsun diye günlerinin çok uzun saatlerini gözleri kapalı olarak geçirdi. Ray Charles'ın tüm kayıtlarını dinleyip izleyerek, gerek hareketlerinde,gerekse fiziksel görünüşünde mükemmel bir benzerliğe erişti. Kısacası Oscar'ı kesinlikle hakeden bir performans çıkardı.
Geçenlerde Ray'in Dvd'sinin çıkmış olduğunu gördüm ve inanılmaz derecede sevinip hemen satın aldım. Bu film,özellikle de Ray Charles hayranıysanız kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film.

6 Ocak 2011 Perşembe

Kate & Leopold - "Until" by Sting




"Until"

If I caught the world in a bottle
And everything was still beneath the moon
Without your love would it shine for me?
If I was smart as Aristotle
And understood the rings around the moon
What would it all matter if you loved me?

Here in your arms where the world is impossibly still
With a million dreams to fulfill
And a matter of moments until the dancing ends
Here in your arms when everything seems to be clear
Not a solitary thing would I fear
Except when this moment comes near the dancing's end

If I caught the world in an hourglass
Saddled up the moon so we could ride
Until the stars grew dim, Until...

One day you’ll meet a stranger
And all the noise is silenced in the room
You’ll feel that you're close to some mystery
In the moonlight and everything shatters
You feel as if you’ve known her all your life
The world’s oldest lesson in history

Here in your arms where the world is impossibly still
With a million dreams to fulfill
And a matter of moments until the dancing ends
Here in your arms when everything seems to be clear
Not a solitary thing do I fear
Except when this moment comes near the dancing’s end

Oh, if I caught the world in an hourglass
Saddled up the moon and we would ride
Until the stars grew dim
Until the time that time stands still, Until...



Hugh Jackman ve Meg Ryan'ın başrollerini paylaştıkları "Kate and Leopold" filminin soundtrack'inden müthiş bir şarkı..

31 Aralık 2010 Cuma

Love Actually - All I Want For Christmas

Paul McCartney and Lucky Fan at Halifax 2009



Bu video, 2009 yılında Halifax'te verdiği bir konser sırasında, Paul McCartney'nin, hayranlarından biri tarafından üzerinde "Paul, will you sign my arm, so I can get it tattooed on? (Paul kolumu imzalar mısın, böylelikle üstüne dövmesini yaptırabilirim?)" yazılı pankartı görüp, tabir-i caizse, hayranına bir kıyak yapıp "Hadi gel" diye sahneye davet etmesini ve kolunu imzalamasını içeriyor.Videonun altında yazılan bir yorumda, kızın hemen ertesi gün dövmeciye gidip bu dövmeyi yaptırdığı söyleniyor. Bir ömür boyu Paul McCartney'nin imzasını vücudunda taşıyacak bir insan,üstelik You Tube'da videosu bile var!
O değil de, ben bunu yapmak istiyorum!!
Nasıl kıskandığımı bilemezsiniz bunu,eğer tatlı canımın huzurunu bir gün bir dövme yaptırmak için bozacak olursam, bu dövme elbette ki Paul McCartney'nin imzasının üstünden yapılmış olmalı!
Bir de kızın sahnenin kenarında deli gibi zıplamasını anlayamıyorum,ben orada olsaydım sanırım kollarımı bir kez adamın etrafına doladım mı,bir daha açmam için FBI'ın şu özel, ikna yetenekleri intihardan bile döndürebilecek kadar üst seviyelerde olan psikologlarından çağırmaları gerekirdi.
"Hadi kızım, bak bırak artık şu adamı, hem eğer bırakmazsan nasıl kolunu imzalayacakta sen de gidip dövmesini yaptıracaksın?"
"Ne dövmesi ya, Paul McCartney'i tutuyorum şu anda ben kollarımda, bir dövme için adamın orjinalinden niye vazgeçeyim? Pazarlığınız çok kötü haberiniz olsun."
"Peki sen ne istiyorsun adamı bırakmak için söyle?"
"Öncelikle hapise girmemek,ardından iki haftada bir Paul'ü ziyaret etmek için gerekli teferruatların tarafınızdan halledilip,benim canımın sıkılmaması. Tabii, bunları bir kontrat halinde getirip bana sunun ki, olası bir dirsek gösteriş karşısında dava açma hakkına sahip olayım."
Sonra Paul o müthiş İngiliz aksanlı sesiyle "Kız ne diyorsa onu yapın." diyecek, ve bende göklere uçacağım.
Sahneye çıkıp kenarda zıplamakmış, hıh!
Bir de adamı öpeceğim, onu da kafama koydum. Ama şimdilik sadece bir Paul McCartney konserinde bulunabilmek de yeter, bunun için birçok fedakarlıkta bulunabilirim. Artık 1500 tane pankartımdan (gerekirse pankarttan elbise giyerim) birisi dikkatini çeker de beni sahneye çağırırsa,ne âlâ.
Evet, bu yeni yılda, herkesin istediği şeyleri istiyorum, fakültemde başarı, aşk hayatımda mutluluk, sağlık,güzellik, ailemin ve arkadaşlarımın mutluluğu ve huzuru,hayatımı dolu dolu yaşamak falan, ama istediğim bir şey daha var : Allah'ım şu Paul McCartney'e bir akıl fikir ver de, İstanbul'a bir konsere gelsin, ya da tamamen tesadüf eseri ben yurtdışına çıkıp, onun bir konserinde bulunayım! Sahneye de çıkayım. Sahneye çıkmasam da olur,kulis de olabilir, hiç farketmez. Ama olsun ya n'olur, eğer şu adamın bir konserine gidemezsem gözüm açık gidecek çünkü.
Yeni yılda kıskanmamak, eyleme geçmek istiyorum!
Hepinize mutlu yıllar!