31 Aralık 2010 Cuma

Love Actually - All I Want For Christmas

Paul McCartney and Lucky Fan at Halifax 2009



Bu video, 2009 yılında Halifax'te verdiği bir konser sırasında, Paul McCartney'nin, hayranlarından biri tarafından üzerinde "Paul, will you sign my arm, so I can get it tattooed on? (Paul kolumu imzalar mısın, böylelikle üstüne dövmesini yaptırabilirim?)" yazılı pankartı görüp, tabir-i caizse, hayranına bir kıyak yapıp "Hadi gel" diye sahneye davet etmesini ve kolunu imzalamasını içeriyor.Videonun altında yazılan bir yorumda, kızın hemen ertesi gün dövmeciye gidip bu dövmeyi yaptırdığı söyleniyor. Bir ömür boyu Paul McCartney'nin imzasını vücudunda taşıyacak bir insan,üstelik You Tube'da videosu bile var!
O değil de, ben bunu yapmak istiyorum!!
Nasıl kıskandığımı bilemezsiniz bunu,eğer tatlı canımın huzurunu bir gün bir dövme yaptırmak için bozacak olursam, bu dövme elbette ki Paul McCartney'nin imzasının üstünden yapılmış olmalı!
Bir de kızın sahnenin kenarında deli gibi zıplamasını anlayamıyorum,ben orada olsaydım sanırım kollarımı bir kez adamın etrafına doladım mı,bir daha açmam için FBI'ın şu özel, ikna yetenekleri intihardan bile döndürebilecek kadar üst seviyelerde olan psikologlarından çağırmaları gerekirdi.
"Hadi kızım, bak bırak artık şu adamı, hem eğer bırakmazsan nasıl kolunu imzalayacakta sen de gidip dövmesini yaptıracaksın?"
"Ne dövmesi ya, Paul McCartney'i tutuyorum şu anda ben kollarımda, bir dövme için adamın orjinalinden niye vazgeçeyim? Pazarlığınız çok kötü haberiniz olsun."
"Peki sen ne istiyorsun adamı bırakmak için söyle?"
"Öncelikle hapise girmemek,ardından iki haftada bir Paul'ü ziyaret etmek için gerekli teferruatların tarafınızdan halledilip,benim canımın sıkılmaması. Tabii, bunları bir kontrat halinde getirip bana sunun ki, olası bir dirsek gösteriş karşısında dava açma hakkına sahip olayım."
Sonra Paul o müthiş İngiliz aksanlı sesiyle "Kız ne diyorsa onu yapın." diyecek, ve bende göklere uçacağım.
Sahneye çıkıp kenarda zıplamakmış, hıh!
Bir de adamı öpeceğim, onu da kafama koydum. Ama şimdilik sadece bir Paul McCartney konserinde bulunabilmek de yeter, bunun için birçok fedakarlıkta bulunabilirim. Artık 1500 tane pankartımdan (gerekirse pankarttan elbise giyerim) birisi dikkatini çeker de beni sahneye çağırırsa,ne âlâ.
Evet, bu yeni yılda, herkesin istediği şeyleri istiyorum, fakültemde başarı, aşk hayatımda mutluluk, sağlık,güzellik, ailemin ve arkadaşlarımın mutluluğu ve huzuru,hayatımı dolu dolu yaşamak falan, ama istediğim bir şey daha var : Allah'ım şu Paul McCartney'e bir akıl fikir ver de, İstanbul'a bir konsere gelsin, ya da tamamen tesadüf eseri ben yurtdışına çıkıp, onun bir konserinde bulunayım! Sahneye de çıkayım. Sahneye çıkmasam da olur,kulis de olabilir, hiç farketmez. Ama olsun ya n'olur, eğer şu adamın bir konserine gidemezsem gözüm açık gidecek çünkü.
Yeni yılda kıskanmamak, eyleme geçmek istiyorum!
Hepinize mutlu yıllar!

29 Aralık 2010 Çarşamba

Cigarettes and Chocolate Milk - Rufus Wainwright




Cigarettes and chocolate milk
These are just a couple of my cravings
Everything it seems I like's a little bit stronger
A little bit thicker, a little bit harmful for me

If I should buy jellybeans
Have to eat them all in just one sitting
Everything it seems I like's a little bit sweeter
A little bit fatter, a little bit harmful for me

And then there's those other things
Which for several reasons we won't mention
Everything about 'em is a little bit stranger, a little bit harder
A little bit deadly

It isn't very smart
Tends to make one part
So brokenhearted

Sitting here remembering me
Always been a shoe made for the city
Go ahead accuse me of just singing about places
With scrappy boys faces have general run of the town

Playing with prodigal sons
Take a lot of sentimental valiums
Can't expect the world to be your Raggedy Andy
While running on empty you little old doll with a frown

You got to keep in the game
Retaining mystique while facing forward
I suggest a reading of Lessoon in Tightropes
Or urfing Your High Hopes or dios Kansas

It isn't very smart
Tends to make one part
So brokenhearted

Still there's not a show on my back
Holes or a friendly intervention
I'm just a little bit heiress, a little bit Irish
A little bit Tower of Pisa
Whenever I see ya
So please be kind if I'm a mess

Cigarettes and chocolate milk
Cigarettes and chocolate milk



Geçenlerde Facebook'ta, ilkokuldan bir arkadaşım olan Ayşe'nin, "Gece gece moralimi düzelten şarkı" (tabiri tam olarak bu değildi ama buna benzer bir şey yazmıştı) diye nitelendirip paylaştığı bir şarkı dinledim tesadüfen, Rufus Wainwright'ın Poses albümünden "Cigarettes and Chocolate Milk" iydi bu şarkı. İsmi hoşuma gittiği için dinlemeye başladığım bu şarkı, bir süre sonra beni esir aldı; bunun nedeni parçanın sürekli değişen tonu ve notaların zenginliği miydi, sözlerinin melodramatikliği mi, parçanın melankolik havası mıydı, yoksa adamın sözcükleri biraz yayvan ve yutarcasına sarfettiği şirin aksanı mı bilemedim. Ama her sabah, okula giderken,içimde bu parçayı 2-3 kez dinleme arzusu da benimle uyandığından ve son zamanlarda hayatımın fon müziği (bkz. http://the-library-cat.blogspot.com/2010/06/hayatmzn-fon-muzikleri.html ) olmaya başladığından, bu şarkıyı blogda yayınlayıp,sizlerle de paylaşmak istedim.

28 Aralık 2010 Salı

Pıtırcık'ın Noel Baba'ya Mektubu











Sevgili Noel Baba;

Yazmayı öğrendiğimden bu yana her yıl yaptığım gibi, ki bu çok ama çok yıllar ediyor, annemle babama siz Noel Baba'ya yine bir mektup göndereceğimi söyledim. Noel armağanlarımı istemek için.
Canımı sıkan bir şey oldu ama. Babam beni dizlerine oturttu. Dedi ki, bu yıl pek zengin değilmişsiniz, özellikle de o beklenmeyen olaydan sonra. Hani şu kızağınız için ödemeniz gereken para var ya, o işte.
Öteki kızaklı budala kendi kızağıyla gelip sizinkine çarpmış. Tanıklar varmış ama, sigorta şirketinin söylediği hiç doğru değilmiş. Olan size olmuş işte.
Aynı şey geçen hafta babamın arabasının başına geldi. Kendisi hiç mi hiç hoşnut değildi.
Hem sonra babam bana cömert ve tatlı davranmamı, kendim için armağanlar istemek yerine sevdiğim herkes için, arkadaşlarım için armağanlar istemem gerektiğini söyledi. Ben de dedim ki, n'apalım,oluri dedim.
Sonracıma annem beni öptü, onun kocaman oğlu olduğumu söyledi. Dedi ki, kızağınızın başına gelenlere karşın, beni tamamen unutmayacak kadar birkaç kuruşunuz kalmış olabilirmiş. Benim annem biraz tatlıdır da.
Diyeceğim o ki, kendim için bir şey istemiyorum.
Babmla annem için benim de binebileceğim büyüklükte küçük bir otomobil iyi olurdu. Pedal çevirmeye gerek kalmadan kendi kendine çalışan, yanan farları olan bir araba, tıpkı kazadan önce babamın arabasındaki farlar gibi.
Bu otomobili okuladan biraz daha uzaktaki dükkanın vitrininde gördüm. Onu annemle babama verebilirseniz çok iyi olur. O zaman hep bahçede oynarım çünkü, söz. Annemi de öfkeden kudurtmam bir daha, evde sürekli koşturup durmamdan, mutfakta maskarılıklar yapmamdan hiç hoşlanmaz da.
Sonracıma babam da gazetesini rahat rahat okur. Salonda top oynadığımda çok öfkelenir çünkü. Bunu haketmek için ne yapmış olabileceğini sorar, işyerinde zor bir gün geçirdikten sonra evde biraz kafa dinlemek istediğini söyler.
O küçük otomobili bizimkilere verecek olursanız eğer, kırmızı olanı seçin. Mavi de var ama sanırım kırmızıyı daha çok severler.
Öğretmenime gelince; çok maskaralık yapmadığımızda çok tatlıdır, çok güzeldir kendisi. Onun için bu yılki tüm aritmetik problemlerinin çözümünü rica edecektim. Bize kötü notlar vermek öğretmenimizin hiç hoşuna gitmez çünkü. Genelde şöyle der bana:
"Sana sıfır vermek hiç hoşuma gitmiyor, biliyor musun Pıtırcık? Daha iyisini yapabileceğini biliyorum."
Yani tüm aritmetik problemlerinin yanıtını alabilirsem, çok kıyak olur. Böylece öğretmenim bana bir sürü iyi not verir, bu da çok ama çok hoşuna gider. Bayıldığım bir şey varsa, o da öğretmenimi hoşnut etmektir.
Hem ayrıca öğretmenin kuzusu olan Çarpım her dakka sınıf birincisi olamaz. Oh olur ona, canımı sıkıyor çünkü. Ne yani, yalan mı, iyi valla!
Gümüş bir arkadaşımızdır. Babası çok zengindir, ona her istediğini alır. Daha yeni bir silahşör kostümü alındı ona, müthiş, bir kılıcı var, fışşşşt, fışşşt, tüylü bir şapkası var, her şeyi var.
Ama silahşör kostümü olan tek arkadaşımız Gümüş olduğu için, bizlerle oynadığında hiç hoş olmuyor, özellikle de kılıçlar yüzünden. Biz cetvellerimizi kılıç yapıyoruz ama aynı şey değil işte.
Benim de bir silahşör kostümüm olsaydı, Gümüş çok hoşnut olurdu. Benimle fışşşşt, fışşşt, yan yana çarpışırdı. Ötekilerin cetvelleri olurdu, hepsini yenerdik, kazanan hep ikimiz olurduk.
Başka bir arkadaşım olan Lüplüp'e gelince, çok basit; Lüplüp tıkınmaya bayılır. Benim bir sürü param olsaydı eğer, Lüplüp'ü her gün okul çıkışı pastaneye götürürdüm. Çok sevdiğimiz çikolatalı ekmeklerden yerdik. Lüplüp şarküteriyi de çok sever. Ama çikolatalı ekmeklerle yetinecek, sonuçta parasını ben ödüyorum. Beğenmiyorsa gidip kendisi alsın şarküteriden istediğini. İyi valla!
Tıngır'a gelince; bilye oynamaya bayılır. Doğrusu çok da iyi oynar; bir attı mı, tak, hiç kaçırmaz. E biz de n'apıyoruz, artık onunla bilye oynamak istemiyoruz. Çünkü sahicisine oynadığımızda tüm bilyelerimizi kaybediyoruz. Tıngır'ın da teneffüste canı sıkılıyor.
"Hadi çocuklar, hadi n'olur!.." diyor sürekli. Çok üzücü bir durum. Anlayacağınız, bir sürü bilyem olsaydı eğer, Tıngır'la oynamayı kabul ederdim. Çünkü o pis mızıkçı her dakka kazansa da, benim hep bir sürü bilyem olurdu.
Dalgacı'ya gelince; kendisi sınıfın sonuncusudur. Öğretmen onu ne zaman tahtaya kaldırsa ceza alıp teneffüse çıkamaz. Sonracıma, karneler dağıtıldığında da evinde bir sürü tantana kopar. Sinemadan, tatlıdan, televizyondan yoksun bırakılır. Her zaman bir şeylerden yoksun bırakılır zavallı. Üstelik okul müdürü sınıfta, herkesin önünde, sonunda hapsi boylayacağını söyledi ona. Bu da Dalgacı'nın annesiyle babasına çok acı verecekmiş, onlar Dalgacı'ya iyi bir eğitim vermek için neler nelerden yoksun kalıyorlarmış.
Ama ben Dalgacı'nın neden sonuncu olduğunu biliyorum. Neden sınıfta uyuduğunu da. Aptal olduğundan değil, Sırım'dan daha aptal değil örneğin. Yalnızca yorgun, o kadar.
Dalgacı ileride, büyüdüğünde, Fransa Turu'na katılmak için o güzelim, sarı bisikletiyle sürekli antreman yapıyor. E tabii hep antreman yaptığı için ne derslerini öğrenebiliyoru ne de ödev yapabiliyor. Ödevlerini yapamayınca da, öğretmen ona hep yüzer kez yazacağı tümceler ve fiil çekimleri veriyor.Dalgacı' nın şleri çoğaldıkça çoğalıyor. Böyle olunca da antremanları aksıyor. Sonra ne mi oluyor? Pazar günleri bile çalışmak zorunda kalıyor Dalgacı.
Anlayacağınız, Dalgacı'nın sınıfın sonuncusu olmaması için; sinemadan, tatlıdan, televizyondan yoksun kalmaması için bisikletini elinden almanız en iyisi olacak.
Gerçekten de böyle devam ederse, müdürün dediği gibi, kodesi boylayacak. Fransa Turu için dışarı çıkmasıa da izin vermeyecekler. Bisiklete gelince; siz de evet derseniz, Dalgacı büyüyüp de okula gitmesine gerek kalmayana dek bende kalabilir.
Sırma'ya gelince; kendisi küçük bir kızdır, bizim yan komşumuz olur. Pespembe yanakları, mav gözleri, sapsarı saçları vardır. Sırma için harika taklalar atmak isterdim. Takla atanları izlemeye bayılır Sırma. Benim taklalarımın en müthiş taklalar olmasını sağlarsanız eğer, Sırma şöyle der: "Pıtırcık şampiyonlar şampiyonu." E bu da onu çok ama çok hoşnut eder.
Sevdiğim herkes için sizden bir şeyler istemiş oldum işte. Ama sevdiğim o kadar çok insan var ki, arada unuttuklarım olmuş olabilir. Onlara da bir sürü, bir sürü, ama bir sürü güzel armağanlar getirin lütfen.
Kendim için, söylediğim gibi, hiçbir şey istemiyorum.
Ama birkaç kuruşunuz kaldıysa eğer ve ne bileyim bana bir sürpriz yapmak gelirse içinizden, çekinmeyin. Babamla annemin arabasını gördüğüm dükkânın vitrinindeki uçağı getirip bir sürpriz yapabilirsiniz örneğin.
Ama bacadan geçerken dikkatli olun, uçak da otomobil gibi kırmızı çünkü, çok çabuk kirlenebilir.Son olarak da elimden geldiğince uslu duracağıma söz veriyorum ve size MUTLU NOELLER diliyorum.


Bu mektup, René Goscinny'nin yazıp, Jean-Jacques Sempé'nin çizimleriyle hayat verdiği "Histories inédites du Petit Nicolas / Pıtırcık'ın Bilinmeyen Öyküleri" nden alıntıdır. Kısaltılmıştır. Noel temalı olduğu ve içinde çocuksu bir Noel sevinci barındırdığı için bu hikayeyi sizlerle burada paylaşmak istedim. Kitabın kalanını bulup okumak, yahut hediye etmek isteyenler için kaynak; "Goscinny/Sempé , Pıtırcık Bilinmeyen Öyküleri , Pıtırcık'ın Armağanları, Can Yayınları.

12 Ekim 2010 Salı

Paul Mccartney - Here Today


And if I say I really knew you well
What would your answer be.
If you were here today.
Ooh- ooh- ooh- here to - day.

Well knowing you,
You’d probably laugh and say that we were worlds apart.
If you were here today.
Ooh- ooh- ooh- here to - day.

But as for me,
I still remember how it was before.
And I am holding back the tears no more.
Ooh- ooh- ooh- I love you, ooh-

What about the time we met,
Well I suppose that you could say that we were playing hard to get.
Didn’t understand a thing.
But we could always sing.

What about the night we cried,
Because there wasn’t any reason left to keep it all inside.
Never understood a word.
But you were always there with a smile.

And if I say I really loved you
And was glad you came along.

If you were here today.
Ooh- ooh- ooh- for you were in my song.
Ooh- ooh- ooh- here to - day.



Paul McCartney,bu şarkıyı John Lennon'a ölümünden iki sene sonra,1982'de yazdı.

9 Ekim 2010 Cumartesi

"Happy Birthday John Lennon! / İyi ki Doğdun John Lennon!" III


John Lennon'ın ani ölümü tüm dünyayı sarstı. Hayranları günlerce New York'taki evinin kapısında kamp kurup orayı bir anıta dönüştürerek yas tuttular.Dökülen gözyaşlarının haddi hesabı yoktu, tüm dünyada John öldü diye intihar edenler bile oldu. Ailesi, arkadaşları, yakınları,tanıdıkları,hayranları,herkes kahroldu. Kendini John Lennon sandığı iddia edilen psikopat Chapman'a lanetler edildi,onun idam edilmesi için gösteriler düzenlendi. Herkes şok oldu,böyle bir durumu kavrayamayacak kadar küçükler bile.
Ve John Winston Lennon, geride bir eş,iki oğul, arkadaşlar, sayısız şarkı ve beste,ve sonsuz sevgi bırakıp bu dünyadan çok genç bir yaşta, 40 yaşında göçtü. Onun dünyada bıraktığı iz, ölümünden 30 yıl sonra bile hala çok belirgin bir biçimde yaşıyor.Biz, onun ölümünden sonra doğanların bile hayatlarını etkiliyor,bizlere sevgiyi ve barışı öğretiyor. Onun kadar harika, yetenekli,cesur,sözünü sakınmayan bir adam daha bu dünyaya gelmiş midir bilinmez. O bir dahiydi, ve dehası, bu dünyayı ve insanlarını değiştirmesini,gelen her yeni nesili etkilemesini sağladı.
Bugün 9 Ekim 2010, John yaşasaydı bugün 70 yaşında olacaktı.Onun 30 yıl daha hayatta kaldığını düşünmek,onun varlığının dünyayı daha nasıl değiştirebileceğini düşünmeye de itiyor insanı. Yaramaz bir çocuktan, ukala, kıvrak zekalı ve yetenekli bir gence, dünyadaki her genç kızın rüyası olan genç bir adamdan, olgun ve dahi bir adama, kendi isteklerinden ve doğrularından taviz vermeyerek,kendini sevgiye ve barışa adamış bir efsaneye dönüştü John Lennon. Şu an bile,izlediğim her filmde, okuduğum her kitapta,dinlediğim müziklerde, etrafıma şöyle bir baktığımda bile, onun etkisinin olmadığı herhangi birşey göremiyorum.
Onun varlığını hissediyorum diyemem,ancak bulunduğu yerden izlerken,dünyanın gidişatından hiç hoşlanmadığını düşünüyorum. O tek başınaydı,yanında dostları olsa da,hep kendi başına birşeyler anlatmaya,kendince doğru olanları söylemeye çalıştı. Söyledikleri önemli şeylerdi, dünyayı değiştirebilecek şeyler. Tamamen olmasa da bir parça değiştirdi,insanları daha duyarlı, daha bilinçli hale getirdi. Yaptığı bunca şeyi, bu kadar kısa bir ömre sığdırdıysa, 30 sene daha yaşasaydı,neler yapardı hayal bile edemiyorum.
Seni seviyoruz John, ve daima seveceğiz. Doğumgünün kutlu olsun.


"A dream you dream alone is only a dream. A dream you dream together is reality."

"You may say I'm a dreamer,but I'm not the only one.I hope some day you'll join us, and the world will be as one."


Dip Not: Bu üç yazıyı da yazarken,sadece tarihler için kaynaklara baktım,bunun dışında kaynak kullanmadan hepsini hatırladığım haliyle yazdım,eğer hata yaptığım yerler varsa sizlerden özür dilerim.

"Happy Birthday John Lennon! / İyi ki Doğdun John Lennon!" II


John ilerleyen saatlerde katili olacak Mark David Chapman'a imza verirken.

Bed -in protestosu


Brian önce grubun bir demo kaydetmesini sağladı,ardından bu demoyu müzik yapımcısı George Martin'e götürüp onu dinlemesi için ikna etti, Martin,bir süre sonra çocuklarla çalışmayı kabul etti ve Beatles'ın ilk single'ı "Love Me Do" yu kaydedip piyasaya sürdü.Bu albüm Martin'in beklediğinden de büyük bir başarı getirdi.
Love Me Do piyasaya sürülmeden önce, John, sanat okulunda aynı sınıfta olduğu,uzun süreli kız arkadaşı Cynthia Powell'ın hamile olduğunu öğrendi. Cynthia bunu John'a korka korka söylemişti, ancak John beklediği korkunç tepkiyi göstermek yerine bir süre sessiz kaldı ve "Üzülme Cyn, evleneceğiz"("Don't worry Cyn,we'll get married") diye yanıtladı kız arkadaşını. Gerçekten de acele ve sessiz sedasız bir şekilde evlendiler,ilk plakları çıktığında John çoktan evlenmişti.
Beatles gitgide ünlenmeye,grup üyeleri genç kızlar tarafından idol haline getirilmeye başladı.Bu süreç içerisinde John'un evli oldu uzun bir süre saklandı,amaç her Beatles üyesinin hayranları tarafından aynı istek ve hayallerle arzulanması,sevilmesiydi.Nitekim öyle de oldu. Grup elemanları aniden gelen şöhret ve sevgi selinin içinde aşırı derecede meşgul hale geldiler, turlara gidiyor,yüzlerce konserler veriyorlardı. 1963 yılında John'un oğlu Julian dünyaya geldiğinde, John turdaydı,oğlunu görmeye ancak doğumundan bir gün sonra gelebilmişti.
Yıllar geçti, birçok albüm ve single piyasaya sürüldü,sayısız şarkı yazıldı,filmler çekildi, bol bol para kazanıldı.Grup üyeleri uzun bir süre LSD (uyuşturucu)kullandılar. Ancak başta tatlı gelen şöhret ve başarı,artık John'u boğmaya başlamıştı. Hayranları tarafından linç edilmemek için otel odasında hapis kalmalar,yeterince özgür olamamalar John'u çok sıkıyordu. Derken bir gün, Paul aracılığıyla, Japon bir Avant-garde sanatçısıyla,yine o kadının sergisinde tanıştı, Yoko Ono'yla. Küçük bir sohbetle başlayan ilişkileri aynı gün içerisinde aşka dönüştü. Yoko, John için bir kurtuluş,özgürlüğün anahtarı haline geldi. John onu elde etmek,onun yanında olmak için herşeyi hiçe sayıyordu, Cynthia'yla olan evliliğini, oğlu Julian'ı, hatta grup arkadaşlarını bile.Bir süre sonra Yoko'dan hiç ayrılmamaya başladı, Yoko onunla birlikte stüdyoya kayda geliyordu,ve bu durum diğer Beatle'ları aşırı derecede rahatsız ediyordu, özellikle de Paul'ü. Menajerleri Brian'ın 1967 yılında aşırı dozda uyuşturucu yüzünden ölmesinden sonra, zaten grup içinde gerilim iyice artmıştı, Yoko'nun gelişiyle herşey tepetaklak oldu. Paul misilleme olarak arada bir kendi karısı Linda'yı stüdyoya getirmeye başladı, George ve Ringo bu durumdan tamamen irite oldular.Bir süre yaşanan bir çekişmeden sonra John Beatles'ı bırakacağını grup arkadaşlarına bildirdi, Paul ise kendinin de grubu bıraktığını basına ilk bildiren oldu. Böylece 15 senelik Beatles grubu dağılmış oldu.
John, Cynthia'dan boşandı ve Yoko'yla evlendi.Vietnam Savaşı'nın durdurulması için birçok protesto gösteri sergiledi,bunlardan en ünlüsü "Bed-in/Bag-in"dir. Bed-in, Yoko'yla balaylarını bir hafta boyunca yatakta geçirdikleri,saçlarını ve John'un sakalını uzamaya bıraktıkları, "Give Peace A Chance/Barışa Bir Şans Verin" şarkısını yatakta pijamalarıyla gitarda çalıp söyledikleri, yatakta bir yığın röportaj verip barış istediklerini belirttikleri protesto yöntemidir. Bag-in ise John'un da Yoko'nun da birer çuvalın içine girip, basın mensuplarını "John Lennon tamamen bir çuvala girip ağzını kapattırmış!" diye çılgına çevirdikleri bir protesto yöntemidir.
Tıpkı Paul'ün Linda'yla "Wings " adlı grubu kurması gibi,John da Yoko'yla "Plastic Ono Band"i kurdu.Birçok şarkı yazdı ve albüm çıkardı. Yoko 1975 yılında John'un Julian'dan sonraki ikinci oğlunu doğurdu, Sean'ı. John, Sean'ın doğumuyla kendini tamamen oğluyla ve eviyle ilgilenmeye verdi, hayatının o sürecini kendini bir ev-erkeği (house-husband)olarak adlandırdığı bir döneme girdi. Bu dönemde oğluna bakmanın yanı sıra yemek ve ekmek de pişirdi.
Amerika, Vietnam Savaşı'nı bu kadar ateşli bir biçimde protesto eden bir İngiliz'i kendi topraklarında istemediği için, John yıllarca Amerika'da oturma izni alabilmek için mahkemelerde süründü,ancak nihayetinde, Amerika'da oturma iznini almayı başararak,bir sürü kişinin nefretini kazandı. Yoko'yla birlikte New York, Dakota'da oturmaya başladı,Sean'ın doğumu da bu yıllara tekabül eder. Oğlunun doğumundan ve ev-erkeği olarak yaşadığı dönemden sonraki 5 yıl içerisinde,çeşitli şarkılar yazmayı,konserler vermeyi ve daima barışı temsil etmeyi sürdürdü.
8 Aralık 1980 yılının gündüz saatlerinde, John bir hayranına imza verdi,hatta o imzayı verirken fotoğraflandı bile. Gece geç bir saatte, John ve Yoko'nun arabası apartmanlarının önünde durdu, gündüz imza alan hayran Mark David Chapman, apartmanın önünde bir köşede onları bekliyordu. Arabadan önce Yoko indi, apartmanın kapısına doğru ilerlerken, Chapman'la gözgöze geldi, Chapman ona hafifçe bir selam verdi, Yoko'da karşılığında Chapman'a gülümsedi. Yoko'nun arkasından John indi,oğlu Sean'ı, çoktan uyuduğunu bildiği halde görmek için sabırsızlanıyordu, Chapman'a dikkat etmeden apartman kapısına doğru yürüdü. Chapman, titreyen bir sesle ona arkasından seslendi: "Mr. Lennon?"
John,sabırsızca ona seslenenin kim olduğunu görmek için arkasını döndü, ona doğru tutulmuş silahı görmeden önce,beş el ateş edilen sesini duydu. Şok içinde,göğsüne doğru baktı ve korkuyla yanına koşan Yoko ve apartmanın kapıcısına şaşkınca "Vuruldum.." dedi, ardından yere düştü. Yoko ağlayarak yardım için bağırırken,kapıcı çıldırmış gibi,hiçbir şey yapmadan donup kalmış bir şekilde John'a bakan Chapman'a bağırmaya başladı: "Sen ne yaptığının farkında mısın?! Ne yaptığının farkında mısın?!!"
Chapman'ın dudaklarından polis gelene kadar duyulacak tek cümle duyuldu: "I just shot John Lennon /John Lennon'ı vurdum."
Polis, ambulanstan önce geldi, Chapman kaçmaya teşebbüş etmemişti bile,hemen tutuklandı, ambulans geciktiği için,John'u da hastahaneye polis arabasıyla götürmeye karar verdiler ve yaralı bedenini polis arabasının arka koltuğuna yerleştirdiler,başını Yoko'nun kucağına koydular ve hızla en yakın hastahaneye doğru yola çıktılar.Ancak,artık çok geçti ve John Lennon, 8 Aralık 1980'de 40 yaşındayken,bir polis arabasının arka koltuğunda öldü.
-Happy Birthday John Lennon III

"Happy Birthday John Lennon! / İyi ki Doğdun John Lennon!" I


-The Beatles-

John Liverpool,Cavern'de çalarken,Hamburg sonrası

Hamburg Yılları
Hamburg Yılları

Quarrymen
Quarrymen
Paul ve John'un tanıştıkları Woolton konseri
John ve George Amca

1940 yılıydı, Liverpool, çok ağır bir bombalamaya maruz kalmış, mahvolmuş bir durumdaydı.
Bir bebek, 9 Ekim sabahı saat yedide doğduğu sırada, bir hava saldırısı tam da doruk noktasındaydı. Yeni doğan bebek, olabilecek en hızlı şekilde sarılıp, bir beşiğe tıkıldı ve annesinin demir karyolasının altına yerleştirildi. Burası, bir bomba patlamasında, direkt çarpmayla oluşabilecek enkaz yığınından ya da patlamanın etkisiyle parçalanıp uçuşabilecek pencere camının parçalarından olabildiğince korunulabilecek,en güvenli yerdi.Hava saldırısının bittiğini belirten sirenler duyulduğunda,bebek, karyolanın altından çıkartıldı, ve bir süre sonra da kendisine, gelecekte tüm dünyanın bileceği ve unutmayacağı ismi konuldu: "John Winston Lennon."
John Lennon, annesinin kızkardeşi, teyzesi Mimi tarafından büyütüldü. Her zaman haylazlık peşinde olan John, çok zeki bir çocuktu, hem resme,hem yazarlığa,hem de müziğe yeteneği vardı. Küçük bir çocukken,resimlerini kendi çizdiği,yazılarını da kendi yazdığı dergiler yaratmaya bayılırdı. Mimi Teyzesinin kocası George,onun büyüdükçe müziğe ilgisi olduğunu farkedince, ona bir ağız harmonikası (bir çeşit mızıka) armağan etti,böylelikle John Lennon hayatının ilk enstrumanına kavuşmuş oldu.
John biraz büyüyüp genç bir adam olduğunda, annesi Julia'yı sık sık kendi evinde ziyaret eder oldu, bu ziyaretlerden birinde oğlunun müziğe ilgisini çoktan keşfetmiş olan Julia, ona o sıralarda yeni ünlü olmuş Elvis'in bir plağını çaldı. Rock'n Roll, saygın İngiliz ailelerinin evlerinde, dinlenmeye hiç te uygun olmayan bir müzik türüydü, Mimi Rock'n Roll'dan nefret eder,John'un radyoda bu tür müziği dinlemesine asla izin vermez,aksine onu klasik müzik dinlemeye zorlardı. Bu yüzden annesinin ona kendi evinde özgürce Rock'n Roll dinletmesi,ve oğluna banjo (gitara benzer bir tür telli çalgı) çalmayı öğretmesi, John'un sık sık Mimi'nin evinden kaçıp annesine gitmesine neden oluyordu.En sonunda annesi, oğluna ilk gitarını aldığında, Mimi'yi, evin ne tarafına gitse baş ağrısının tutmasına neden olacak gitar tıngırdamaları kuşattı.
Doğuştan bir lider olan John,okuldaki arkadaşlarını bir müzik grubu kurmaya ikna etti, bu bir Skiffle grubuydu, grup üyeleri rendeden,lavabo tahtasına kadar ellerine geçen herşeyle müzik yapıyorlardı. Grubun adı, gittikleri Quarry Bank Lisesi'nin adına ithafen Quarrymen konulmuştu. Quarrymen ismi bir süre sonra etraflarında duyulmaya başlayınca,grup birkaç kez çıkıp konser verme fırsatını buldu. Bu konserlerden biri 6 Temmuz 1957'de Woolton'da düzenlenen bir açık hava konseriydi. Bu konser sonrasında, ortak bir arkadaş, 16 yaşındaki John'a, fazla süt çocuğu gibi duran bir çocuk tanıştırdı: Paul McCartney'i.
John, karşısındaki çocuğu havalı ve küçümser gözlerle şöyle bir süzüp çocuğa yaşını sordu. Paul yaşının 14 olduğunu söyledi,kendisinin de gitar çaldığını söylemeyi de ihmal etmedi. John onunla biraz alay ederek,karşısındaki çocuğa gitarını verip çalmasını söyledi. Paul gitarı aldı, solak olduğu için John'un aksine gitarı ters tuttu,John ve diğer çocuklar ona gülerlerken,gitarın akordunu yaptı,bu gülen çocukların dikkatini çekti ve gülmeyi bıraktılar,çünkü aralarından hiçbiri akort yapmasını bilmiyordu. Derken Paul çalmaya başladı,çaldığı parça Eddie Cochran'ın "Twenty Flight Rock"ıydı. Paul çalmayı bitirdikten sonra, kimse bir daha ona gülmeye kalkışmadı. John Paul'e grupta çalması için teklifte bulundu, Paul'de bunu kabul etti.
John zamanla Paul'den akort yapmasını ve gitarda banjo akorları yerine gitar akorları çalmasını öğrendi. Paul, kendisinden bir yaş küçük, gitar çalan arkadaşı George Harrison'ı da John'a dinleterek grupta çalmaya başlamasını sağlayınca,bu üçlüyle birlikte Beatles'ın belkemiği de oluşmuş oldu.
Liseden sonra John,başka hiçbir yere devam edebilecek notlara sahip olduğu için, bir öğretmenin tavsiyesiyle, bir sanat okulunda resim okumaya başladı. Okulda tanıştığı ve çok yakın arkadaş olduğu Stuart Sutcliffe'i de çaldıkları gruba katılmaya ve bas gitar çalmaya ikna etti. Stuart muhteşem bir ressamdı,ancak gitaristliği ressamlığı ne kadar muhteşemse, o kadar berbattı. Paul, Stu'nun grupta çalmasından hoşlanmasa da, John'un hatırı için bu konuda pek birşey söylememeye çalıştı.
John 18 yaşındayken,annesi Julia, bir akşam kızkardeşi Mimi'nin evinden kendi evine dönerken, görev başında olmayan bir polis tarafından arabayla ezildi.Bu ölüm John'u çok derinden sarstı, hiçbir zaman tam anlamıyla sahip olamadığı annesini artık sonsuza kadar kaybetmişti.
Biraz uğraş ve birçok konser sonrasında,gruba Hamburg'da bir turne teklifi geldi, John ve diğer grup üyeleri bu teklifi seve seve kabul ettiler. Ama artık grubun ismi Quarrymen olamazdı, grupta Quarry Bank'ten kalan bir tek John vardı, o da liseyi çoktan bitirmişti, bu yüzden bir süre çeşitli isimler kullandılar, önce Johnny and the Moondogs (Johnny ve Ayköpekleri)ardından Silver Beetles (Gümüş Böcekler) olarak tanıttılar kendilerini. Hamburg'taki turnelerine giderlerken gruba kattıkları baterist Pete Best'le birlikte şimdi 5 kişi olmuşlardı.
Hamburg yılları,zorlu,yorucu,pis ve olabildiğince çılgınca geçti. Bir süre sonra, sahnede doğru düzgün ara vermeden sekiz saat çalmaya kadar vardırdılar işi; böyle durumlarda yemeklerini bile sahnede yiyorlar, içkilerini,sigaralarını sahnede içiyorlardı,ara sıra birbirlerine sinir olup, yemeklerini birbirlerine bile fırlatıyorlardı. Sahneden nihayet indiklerinde sabah olmuş oluyordu, grup üyeleri de kaldıkları daracık,ranzalı odaya yatmaya gidiyorlardı, Bambi sinemasının arkasındaki bir odaya.Yorgunluktan çoğunlukla sızıp kalsalar da,sinemanın sesleriyle uyanıp,filmlere küfür ettikleri de çok oluyordu. Tabii, bu arada önlerine gelen her kıza asılıp tavlamayı,onları yatağa atmanın yollarını aramayı, boş vakitlerinde striptiz klüplerine sık sık gitmeyi ihmal etmiyorlardı.Ara sıra kavgaya karıştıkları da oluyordu,örneğin bir keresinde Stuart'ı dayak yerken bulup,deli gibi dövüşe katılmışlardı.
Bir süre sonra alman bir fotoğrafçı olan Astrid Kircherr'la tanıştılar. Çok kısa bir süre sonra Astrid'le Stu birbirlerine delicesine aşık oldular,bu nedenle turne bitip,Liverpool yolu tekrar göründüğünde,Stu, Astrid'le birlikte geride kalmayı tercih etti. Bu durum John'u üzse de, Stu'nun mutluluğu için fazla itiraz edemedi. Bu Stu'yu son görüşleriydi, bu ayrılıktan sonra Stu'yla John sık sık yazışsalarda, Stu iki sene sonra ani bir beyin kanamasından dolayı öldü, doktorlar bunun iki sene önceki bar kavgasında, kafasına aldığı darbeler sonucu olduğunu söylediler.
Stu'nun ölümü John'u mahvetti,bir süreliğine içine kapanmasına neden oldu. Bu sırada Liverpool'daki Cavern adlı barda sürekli olarak çalmaya başlamışlardı. Bir müzik yapımcısı olan Brian Epstien artık isimlerini John'un kıvrak zekasıyla, Silver Beetles'tan aynı zamanda beat müziğine gönderme yapılan "Beatles"la (The Beatles - with an A / The Beatles - A harfiyle) değiştirmiş grubu burada izledi,beğendi ve menajerleri olmayı teklif etti.
Paul artık bas gitar çalıyordu,George solo gitar, John ritim gitar ve Pete Best ise bateri. Ancak Paul gibi Brian'da Pete'in bir baterist olarak yetersiz olduğunun farkındaydı,bu yüzden Pete'in yerine çok daha iyi bir baterist olan Richard Starkey'i yahut herkesin bildiği ismiyle Ringo Starr'ı getirdi, böylelikle dünyaca ünlü,bir fenomen olmuş Beatles grubu tamamlandı.
-Gerisi Happy Birthday John Lennon II'de.

8 Ekim 2010 Cuma

Google Beni Tanıyor!



"Wanted" filminde, Wesley Gibson rolünde izlediğimiz James McAvoy, rolü gereği, Wesley Gibson ismini ara sıra Google'da aratıyordu.Karşılığında çıkan yazı, tüm hayatını özetler gibiydi -"Your search - Wesley Gibson - did not match any documents". Wesley, böylelikle, hayatını bir kaybeden, arka fona karışıp gitmiş,dikkatli bakılmayınca görülmeyen bir nesne olarak geçirdiğini kendi kendine kanıtlamış oluyordu.Derken çok ilginç olayların ve insanların arasına düşerek,kendine bir hiç olmadığını kanıtladı - derinliği olmayan ve elbette aşırı abartılı bir film olsa da,izlemekten zevk aldığım bir filmdi,büyük ihtimalle James McAvoy'un oyunculuğu sayesinde.Ama bu yazıda yazmak istediğim Wanted filmi değil.
Birçoğumuz merak edip,mutlaka isimlerimizi Google'da aratmış, acaba çıkıyor muyuz, yoksa bizim adımızda başkaları mı bizim olmamız gereken sütunları işgal ediyor diye merak etmişizdir. Bunu ara sıra ben de yaptım,hatta kendi adımı yazmak haricinde,romanlarımdaki kahramanların isimlerini de arattım.İşin ilginç yanı,yazdığınız karakterlerin isimlerini taşıyan kanlı canlı insanların fotoğraflarını görmek,onları incelemeye başlamanıza ve kafanızda kurduğunuz kahramana benzeyen yönleri olup olmadığını düşünmenize neden oluyor. Yahut (başıma hiç gelmedi ama gelen olduğuna eminim) kendi isminizde başka insanlar çıkınca, o insanların yerine kendinizi koyabiliyor,eğer bu E. olmasaydım da o E. olsaydım hayatım ne ölçüde farklı olurdu diye düşünebiliyorsunuz.
Ben Google'da ismimi arattığımda, bana ait bir şeylerin,birtakım bilgilerin gün ışığına çıkması beni şaşırtıyor açıkçası. Üniversiteye kadar sadece soyadıma ya da adıma dair çok alakasız şeyler çıkıyordu,ancak üniversitede,bir tanıdığın ilginç bir şekilde beni Google'da aratarak hakkımda bilgi toplayabildiğini duydum,ve tekrar denedim. İTÜ'nün kazananlar listesinde, ya da kayıt yaptırmış öğrencilerinin arasında çıkıyordum.Derken Facebook peydahlandı ve Facebook hesabım, Google'da adımı araştırınca çıkan ilk linklerden oldu(zaten kimin ismini aratırsanız aratın, ilk Facebook linki çıkıyor -eğer kayıtlıysa tabii.Bu biraz da endişe verici,bir şekilde Facebook sayesinde Google bizim çetelemizi tutmuyor mu sizce de?). Sonra bloglar açtım, bazılarını kapatana kadar,Google'da yayınlandı blog adreslerim - bu blogun ki gibi.Bayağıdır ismimi aratmamıştım ama şimdi tekrar arattığımda, Yeditepe'nin hazırlık muafiyet sonuçları pdf'inde de adımı görebilmek mümkün. Ve başkalarının Twitter arkadaşları arasında,yorum yazdığım başka grup ve blogların linklerinde vs. kendi adımı bulabiliyorum.
Aslında düşününce tuhaf geliyor - Google'da yer işgal ediyorum/ediyoruz. Bu bir yandan gurur verici olsa da, öbür yandan rahatsız edici. Ben başkalarının üç sene önceki konservatuar giriş sınavımdan 74 ve 77 puanlarını aldığımı görmelerinden rahatsız olabilirim örneğin (rahatsız olduğumdan değil de). Ama yine de insanın hayatına dair öyle alakasız detaylar çıkabiliyor ki bazen internette önünüze, şaşırıp kalabiliyorsunuz. Örneğin hiç tanımadığım biri gelip bana tereddütsüz bir biçimde "Ben seni tanıyorum, adın şu ve 3 sene önce girdiğin konservatuar sınavının ilk aşamasını 74 ve 77 puanlarıyla geçtin" diyebilir, ben de ona ağzım açık bakakalabilirim, ve o şaşkınlıkla dudaklarımdan "Lanet olsun dostum,bunu hiç kimse bilmiyor, sen nasıl bilebilirsin ha?" diye bir film repliği dökülebilir. Çok alakasız bir insanın, sarışın mı esmer mi olduğumu bile bilmeden önce konservatuar sınav notlarımı öğrenmesi kocaman bir ironi değildir de nedir?
Google'da adımın çıkmasının güzel bir şey olduğunu düşünürdüm aslında, bir nevi ünlü olmak gibi bir şey "Bak, adım Google'da çıkıyor,sanal dünyada tanınıyorum!" - ünlü olmanın kötü olduğunu düşündüğüm için değil elbette,keşke ünlü bir yazar olabilsem de insanlar kitaplarımı kapış kapış alsa - ama durup bir kez daha düşününce, insanların seninle ilgili alakasız minik detayları internet aracılığıyla öğrenebilmesi, özel hayatının ortasına gelip birinin pat diye oturuvermesiyle aynı şey değil mi? En yakın arkadaşımın yahut nişanlımın bile o sınavı kaç puanla geçtiğimi bilmemesi (söylenmeye gerek duyulmadığı ya da insanlar çoktan unuttuğu için) ancak o puanların internette herkese açık gösterime sunulması ne kadar absürd bir şey!
Yine de yıllar geçse de,kendimi, arasıra ismimi Google'da aratmaktan alıkoyabileceğimi sanmıyorum. Sonuçta,internet her ne kadar özel hayatımıza burun sokuyormuş,ve herşeyimizi açığa vuruyormuş gibi görünse de,elbette bende her insanın istediği şeyi isterim: tanınmayı. Ya da en azından Google tarafından kaale alınmayı. Her ne kadar nasıl bir insan olduğumuzu bir bilgisayar programında ismimizin çıkıp çıkmaması belirlemiyorsa da, ismimizi arattığımızda kendimizi orada bulmanın sevincini hepimiz yaşarız. Sonuçta insanız,hepimizin içinde doğuştan gelen bir ünlü olma,tanınma isteği yatar. Çok ünlü olup da, "Keşke ünlü olmasaydım,özel hayatın gizliliğini ihlal edip duruyorlar,hayranlarımdan bıktım" diyenlere de aldırmayın. Sonuçta bunu istediler ki, ünlü olabildiler.
Biz, ünlülük miktarı Google'da Facebook hesaplarının ve sınav sonuçlarının çıkmasıyla kısıtlı olanlar ise, ismimizi Google'da her gördüğümüzde sevinmeye devam edeceğiz, taa ki "Keşke Google'da ismim ve hakkımda bu kadar bilgi çıkmasaydı,özel hayatın gizliliğini ihlal ediyorlar,bıktım artık" diyene kadar. Ama hepimiz elbette, bunun ne kadar hoş bir şey olduğu hissini içimizde taşımayı bırakmayacağız - gizlice de olsa.

17 Eylül 2010 Cuma

Savaş..


Şafakta, zafer damladı günışığıyla birlikte dudaklarımıza,

Uğruna savaştığımız,sevdiğimiz herşeyi geri kazandık.

Sen bende,ben sende hep vardık,

Bu yüzden bildik gelmemiz birbirimize,bu yüzden kokularımız tanıdık

Elele vermemiz,savaşmamız,hayatla dövüşmemiz sırt sırta.

Sevgiydi uğruna yaşadığımız,aşktı ölümü bile göze aldığımız,

Bir parçacık huzur,biraz korunma içgdüsü, biraz da şefkat idi

Uğruna bütün engelleri aşmaya çalıştığımız.

Sabırsız,tutkulu ve şefkatli sevgiydi içimde barınan,

Şimdiye kadar asla yeşertemediğim bir tohum,başka birinin gönlünde,

Oysa benim içimi dev bir sarmaşık gibi kaplamıştı bu sevgi

Bundan kaçıyorlardı belki, benden değil

Ve kaçmaları yavaş yavaş bana ruhumu kaybettirdi.

Ama sonra birden savaşmaya karar verdim,

Sevdiğim şeyleri ve kaybettiklerimi geri kazanmak için,

Ve savaş alanında seninle sırt sırta geldim,

Bir akşam ansızın,bir an durduğum için.

İçimi kemiren yalnızlık ve kendini bilmezlik duygusu,

Ve hissetmek kendini berbat; değersizliğinin kulaklarındaki uğultusu,

Beklemek hep uzun süre,ve karda çırılçıplakmışçasına düşünmek soğuğu,

Tüm bunların hepsi,şafağa kadar kafamdaydı.

Şafakta, zafer damladı günışığıyla birlikte dudaklarımıza,

Emdik,kanattık dudaklarımızı susuzluktan kurumuşçasına

Tutuştuk elele ve şöyle bir baktık etrafımıza

Bundan sonra kendi değerlerimizle,birlikte göğüs gereceğimiz dünyaya..



(Bu da eski şiirlerimden. 2 ya da 3 sene önce yazıldı.)

Sinemalarda:"Adele'nin Olağanüstü Maceraları / The Extraordinary Adventures of Adèle Blanc-Sec"






Luc Besson'ın, Jacques Tardi'nin yarattığı çizgi romandan esinlenerek senaryosunu yazıp yönettiği son filmi "Adele'in Olağanüstü Maceraları" ilginç bir fantastik film sunuyor izleyenlerine.
Bir gün ikiz kardeşi Agathe ile tenis oynarken yaptığı sert bir vuruş yüzünden, kız kardeşinin felç geçirip hiç kıpırdayamamasına ve ölü gibi durmasına neden olan Adele,başvurduğu tüm doktorların kız kardeşini iyileştirmede başarısız olduğuna şahit olunca,çareyi doğaüstü güçlerde aramaya karar verir. Niyeti, eski Mısır'da,Firavun II.Ramses'in doktoru olan ve daha o devirde bile hastalıklarına çare bulunmaya insanları iyileştirebilen olağanüstü güçlere sahip bir adamın mumyasını bulmak ve ölüleri diriltme gücüne sahip bir profesörün yardımıyla onu dirilterek kardeşini iyileştirmesini sağlamaktır. Adele Mısır'da aynı anda hem kötü adamlardan kurtulmaya,hem de firavunun doktorunun mumyasını bulmaya çalışırken, ölüleri diriltme gücüne sahip olan Profesör Marie-Joseph'de Paris'te, pratik yapmak uğruna, dinazorların sergilendiği bir müzedeki cam fanus içindeki 150 milyon yıllık bir Pterodaktil'in (kanatlı, uçabilen, etobur bir dinazor cinsi,kanat yapısı kuşların kanat yapılarına aşırı derecede benzediği için bazı bilim adamlarınca dinazor soyundan değil,kuşların soyundan geldiğine inanılıyor -en azından bir makalede öyle okuduğumu hatırlıyorum) yumurtasından dışarı çıkmasını ve Paris halkına dehşet saçmasını sağlar. Pterodaktil, özgür kaldığı ilk gece alçaktan uçarken valinin arabasıyla çarpışınca,sinirlenerek arabaya saldırır ve o muazzam gücüyle arabayı Seine Nehri'ne fırlatarak valinin ölümüne yol açar.Bu nedenle polis teşkilatı bu yaratığı bulup öldürmek üzere harekete geçerler,Profesör Marie-Joseph'in Pterodaktil'le ilişkili olduğunu anlayıp, adamı ölüme mahkum etmeleri artık an meselesidir. Adele, tüm bu sebeplerden dolayı acele etmek, II.Ramses'in mumya doktorunu ne olursa olsun çalarak Paris'e gelmek,Profesör'ü mumyayı canlandırması için idam sehpasına gitmekten kurtarmanın bir yolunu bulmak,ve Pterodaktil sorununu çözümlemek zorundadır.Bir insanın kız kardeşini iyileştirmesi hiç bu kadar zor, karmaşık ve fantastik olmamıştır herhalde.
Film bence fena değildi, özellikle mumyaların ve Pterodaktil'in efektleri gayet iyiydi,Pterodaktil ilginç bir biçimde hiçte filme ait değilmiş duygusu uyandırmıyordu - aksine gerçek çevreyle uyum sağladığını söyleyebilirim. Her filmde olduğu gibi birkaç klişe taşıyordu elbette,yine de öykünün gidişatında izleyiciyi şaşırtan ve hikayeye yön veren küçük unsurlar da yok değildi. Canlanan Mısır'lı mumyaların Louvre Müzesi'nin yanındaki, şimdiki dev cam piramitin olduğu geniş alana bakıp (filmin içinde geçtiği tarihte o meydan bomboştu,cam piramit henüz yapılmamıştı),"Burası harika bir meydan,buraya kesinlikle bir piramit yapmalıyız!" demeleri de ayrı ve hoş bir ironiklikti.
Bunun dışında filmin en son sahnesi,izleyiciyi şaşırtacak bir sahneyle bitiyor,filmi izleyecek olanlar için sürprizi bozup ne olduğunu yazmak istemiyorum,ama açıkçası o son sahne bana biraz saçma geldi diyebilirim.
Yine de eğlenceli denilebilecek bir film olduğunu söylemeliyim,başta biraz dağınık gelse de,film ilerledikçe,konu daha da toparlanıyor ve filmin sonunda Adele dışında herkes ve herşey bir yapboza tam olarak oturtuluyor. Adele içinse aynısını söyleyemeyeceğim,onunla ilgili olan belirsizlik,izleyicinin sinema salonundan içinde az da olsa bir rahatsızlık hissiyle çıkmasına neden oluyor. Merak edenler için,eğlenceli,ilginç ve değişik bir fantastik film olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de kafanızı dağıtmak istiyorsanız,bu film size çok uygun olabilir.İyi seyirler!

16 Eylül 2010 Perşembe

Pink Martini - Splendor In The Grass



Geçenlerde,Kadıköy'deki Mephisto Kitabevi'ne uğradım,öyle amaçsızca dolaşırken.Kitaplara bakarken Fransızca bir şarkının tatlı melodisi usul usul okşadı kulaklarımı - öyle ki,dayanamayıp görevliye gidip çalanın hangi albüm olduğunu sordum. Gösterdikleri albüm Pink Martini'nin Splendor In The Grass albümüydü.Ben albümü incelerken,birbirini takip eden çok hoş şarkılar kitabevinin hoperlöründen yankılanmaya devam ediyordu.'Tamam' dedim içimden,'bunu alıyorum'.
Albüm; klasik müzik, caz ve eski moda pop müziklerinin karışımından oluşmuş şarkılara sahip. Şarkıların genel dili İngilizce,ancak İtalyanca,İspanyolca, Fransızca ve Napoliten dilinde şarkılar da serpiştirilmiş aralarına ve ortaya mükemmel bir albüm çıkmış. Yaklaşık iki haftadır dinliyorum bu albümü ve şarkıların melodileri o kadar hoş ve tanıdık ki,dinlemediğim zamanlarda şarkıları beynimde yankılanıp duruyor -tıpkı şu anda olduğu gibi.
Albümü dinlerken, 5. ve 6. şarkıda bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. 5. şarkı olan "And Then You're Gone"ı grubun assolisti olarak da adlandırabileceğimiz China Forbes söylüyor. Şarkı, bir kadının,ona her türlü bağlılık yemini ettikten sonra,kadın uyurken kaçıp giden Lorenzo adında bir adama hitap ediyor, zaten şarkı, "My dear Lorenzo.." cümlesiyle başlıyor. İlk dinlediğimde bu şarkı ve sözleri bana müthiş bir keyif vermişti,müzikal açıdan dinlenmeye doyulmayacak bir parça adeta.
6. şarkı "But Now I'm Back", National Public Radio (Ulusal Halk Radyosu) muhabiri Ari Shapiro tarafından seslendirilmiş ve şarkı kendinden önce dinlediğimiz "And Then You're Gone" adlı parçaya bir cevap niteliği taşıyor.Bu sefer söz Lorenzo'da anlayacağınız, "My dear Maria,I'm here to see ya', won't you please,please open the door?" (Sevgili Maria'm, seni görmek için buraya geldim,lütfen kapıyı açar mısın?) sözleriyle başlayan şarkı,Lorenzo'nun Maria'nın kapısının önünde olduğunu ve içeri alınmak için yalvardığını anlatıyor bizlere.Tabii şarkının ilerleyen sözlerinde Lorenzo'nun, kaçışının nedenine dair uydurduğu bahaneleri ve Maria'yı tekrar kandırmaya çalışmasını dinliyoruz.Ancak Maria'nın kapıyı açmaya niyeti olmadığını farkedince,ufaktan ufaktan gitmek için izin almaya çalıştığını görüyoruz Lorenzo'nun,hatta eğer yanlış anlamadıysam,parçanın en sonundaki konuşmasında Lorenzo Maria'dan nakit para bile istiyor!
Bu iki şarkının dışındaki tüm şarkılar da mükemmel,çoğu insanda dans etme isteği ve mutluluk hissi uyandırıyor. Eğer caz,klasik müzik ve eski tarzdaki pop şarkılarını seviyor ve 5 dilde yazılmış sözlerini dinlemek istiyorsanız, Pink Martini'nin 2009 yılında piyasaya sürülmüş bu son albümü tam sizin kulaklarınıza layık,bundan emin olun.İyi dinlemeler!:)

9 Eylül 2010 Perşembe

Kafadaki Küçük,Melun Ses

Senin bir çocukluğun bile olmadı doğru düzgün değil mi?
Arkadaşın yoktu pek, yalnızdın,
Odana kapanırdın bütün gün,
Sessiz sedasız, kendi kendine oynardın.
Garip bir çocuktun sen, tuhaf, diğer çocuklardan farklı,
Beyninde milyonlarca oyun yaratır,herşeyden ilham alırdın,
Aldığın ilhamları uygulamak üzere ise,
Oyuncaklarınla odana kapanırdın.
Yalnız bir çocuktun sen,yalnız ve farklı,
Kimsenin seni anlayamadığını düşünürdün, anlayamazlardı,
Küçüktün,ama dik kafalıydın, inatçıydın,
Sanatçı bir ruhun vardı, yaratıcıydın.
Hiçbir küçük çocuk,o hala adını bilmediğin, zambağa benzer,
Mor renkli, kokusuz çiçeği ters çevirip,
Külkedisi diye oynamazdı herhalde.
Doğayı severdin, çiçekler senin oyuncaklarındı,
Ağaçlar senin barınağındı, onlara tırmanırdın bazen,
En tepelere..Hep en tepeye çıkmak isterdin,
Gökyüzüne daha yakın olmak,
Rüzgarı yüzünde hissedebilmek için..
Ama hep huzursuzdun, tedirgin
Bakışları vardı gözlerinin,
Hep yüreğinde bir sıkıntı,
Kirpiklerinde sakladığın bir gözyaşı vardı.
Çocuktun sadece,küçücük bir çocuk,
Ama yüreğinde senden bile ağır bir taş vardı sanki,
Birkaç günde bir, mutlaka ağlardın.
Ama öyle gururluydun ki belli etmezdin kimselere
Çocuktun,sadece küçücük bir çocuk,
Yüreğinde fırtınalar kopardı yine de..
Dudaklarından hiç eksik etmediğin gülümseme,
Saklardı senin o taze yüreğinin gizini.
Yaşamdan bıktığın anlar olurdu
Sıkılıp, bırakıp gitmek istediğin, tıpkı şimdiki gibi.
Hayatım huzurlu ve çok güzel diye kendini kandırıp,
Günlerini güzel geçirmeye çalışırdın bazen
Ama hep o güzel günlerin kötü sonu,
Hayal kırıklığın, acıtırdı minik yüreğini
Kime sığınsan?.. Bilemezdin..
Yatağına sığınırdın en sonunda
Yastığını ıslatan gözyaşlarınla.
Yine de hayatı severdin,
En küçük bir şey de bile koskocaman kahkahalar atardın,
Çok fazla gülerdin, etrafındakilere garip gelirdi,
"Niye bu kadar çok gülüyorsun?" diye sorduklarında,
"Çektiğim acıları,üzüntülerimi saklamak için" derdin,
"Normalde çok ağlıyorum aslında."
Küçük bir çocuktun, bir tuhaf bakarlardı sana,
Garip bir cevaptı çünkü onlara verdiğin,
Yalnızlığın ve mutsuzluğun ortasında,
Devamlı üzülen, ancak bir o kadar da gülen küçük bir çocuk
Ne demek olduğunu düşünemezlerdi asla..
Onlar ne düşünürse düşünsün,
Umrunda bile değillerdi.
İnançların vardı senin,
Küçük, fakat zekayla dolu berrak beyninde.
Belki de yüreğinin hep ağır olmasına,
Hep acıyla dolu olmasına rağmen,
Beynin ayakta kalmanı sağlıyordu.
Çocuktun, sadece küçücük bir çocuk.
Müziğe inanırdın sen,şarkılar mırıldanırdın,
Şiire inanırdın, hikayelere, kitaplara,
Çiçeklere inanırdın, güneşe ve ağaçlara,
Hayvanlara inanırdın, denize, havaya
Yıldızlara inanırdın, onların parlaklıklarına,
Ve onlar kayınca da, tutulan dileklere..
Ama en çok sevgiye inanırdın o küçücük yüreğinde,
Sevgiye ve aşka, her ne kadar tatmasanda.
Hayatında aşkın büyük önemi vardı,
Çocukluk aşkların, sevgiye muhtaçlığının,
Babasızlığının yan ürünüydü belki de.
Zaten baba kavramı,
Seni küçükken koruyacak, büyütecek,
Korktuğun ya da güven aradığın zaman kollarına atılabileceğin
Bir erkek değil miydi?
Çocukluk aşkların, o minicik akıllarıyla,
Sana tam da ihtiyaç duyduğun şeyleri sunmuştu.
Ya da sen öyle sanmıştın, bilinmez.
Hala bilmiyorsun aslında, istemiyorsun bilmek,
Tek istediğin, şu yüreğindeki taşı çıkarıp atıp,
Huzurlu ve mutlu olarak göğe yükselmek...
Ağlamak istiyorsun şu anda hıçkıra hıçkıra ağlamak,
İçinde tek bir ümidin var hala sönmemiş, ama belki zayıf
Ona tutunarak yaşıyorsun, ona inanarak,
Kendine inanarak yaşıyorsun, tüm umudun kendinde
Tereddüt etmiyorsun, kendinden eminsin.
Hiçbir şeyden korkmuyorsun iki şey dışında;
Biri Cenab-ı Hak,
Öbürü de, her nedense, geceleyin sen balkonda ya da penceredeyken,
Bir araba içindeki meçhul şahıs tarafından vurulmak.
Ama her ne kadar korkuyla karışık incelesen de tüm geçen arabaları,
İnatla kalkmıyorsun, girmiyorsun, çekilmiyorsun içeri
O balkondan ya da pencereden.
Ölümün korktuğun tek yolu bu,
Çocukluğundan beri bir kabus bu sürüp giden,
Nedeni bilinmeden.


Not:Bu şiiri 21 Mayıs 2004'te yazmışım - muhtemelen bunalımlı lise zamanlarımın başında. Tesadüfen buldum, hoşuma gitti, yayınlamak istedim.

7 Eylül 2010 Salı

Seni Uzaktan Sevmek / Going The Distance









Başrollerini Drew Barrymore ve Justin Long'un paylaştığı bu romantik komedi film, uzun mesafeli ilişkilerin yaratacağı karmaşalara dair bir bakış açısı sunuyor bizlere.
NewYork'taki bir gazetede yaz stajı yapan Erin (Barrymore),moralinin iş yerinde bozulduğu bir akşam, arkadaşıyla bir bara gider.Bir süre içtikten sonra bir oyun makinesinin başına geçer. Ancak sevgilisiyle henüz ayrılmış Garrett'da(Long) kafasını dağıtmak için aynı makinede oyun oynamak isteyince ve Erin'in konsantresini bozunca,ağız dalaşına giren bu iki yabancı,bir süre sonra aynı sürahideki birayı paylaşan iki ahbap,daha sonra da aynı yatağı paylaşan iki sarhoş olurlar.
Birbirlerinden hoşlandıklarını anlamaları çok zaman almaz,birlikte çok güzel zamanlar geçirirler,ancak bir sorun vardır,Erin'in stajı yaz sonunda bitecektir ve ablası ve ablasının ailesiyle yaşadığı yere San Francisco'ya dönecektir. Havaalanında birbirlerinden ayrılamayan Garrett ve Erin, uzun mesafeli bir ilişki yaşamaya karar verirler. Artık aralarında miller ve saat farkları vardır. Yine de tüm bu mesafeye,yalnız kalmalarına,birbirlerini deli gibi özlemelerine, birtakım kıskançlıklara ve geleceklerinin yok olabilme riskine rağmen,birlikte olmayı deneyeceklerdir.
Film mükemmeldi diyemem, ancak hoş vakit geçirten tarzda bir filmdi. Uzun zamandır başrolünde Drew Barrymore'un oynadığını izlediğim ilk filmdi ve açıkçası çok daha iyi olmasını beklerdim.Drew Barrymore yine her zamanki sıcaklığını izleyiciye yansıtıyordu,ancak Justin Long'la aralarındaki elektrik pek tutmamış gibi geldi bana.Yine de film, uzun mesafe ilişkilerine hoş bir örnekti ve çok klişe bir sonla bitmiyordu -ki bu romantik komedi alanında gerçekten hoş bir değişiklik sayılabilir. Ayrıca Erin'in titiz ablası Corinne rolündeki Christina Applegate'in performansının da çok iyi olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Romantik komedi ve Drew Barrymore sevenlere hoş bir sonbahar akşamı ya da günü geçirtebilecek,eğlenceli bir film. İyi seyirler!:)

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Avatar: The Last Airbender / Son Hava Bükücü







Avatar'la ilk tanışmam, üniversitede geçirdiğim ilk senenin yazında gerçekleşti. Onur'un işi vardı ve akşam 6 ya kadar çalışıyordu, bütün gün evde kimsenin ve yapacak hiçbir şeyin olmaması, beni yeni aldığım DVD/Divx oynatıcımla aşırı derecede içli dışlı etmişti. Bütün gün oturup Onur'un bana takviye ettiği Divx'lerden seçip beğenip izliyordum.
Derken Onur o sırada kendisininde izlediği bir çizgi film olan Avatar: The Last Airbender'dan bahsetti. Ara ara bahsedip, bayağı güzel bir seri olduğunu ve benim de izlemem gerektiğini söyleyince dayanamayıp çizgi filmin ilk sezonunun cdsini ondan alıp izlemeye başladım. O zamanlar da İngilizcem iyiydi (şimdiki kadar olmasa da), ancak "listening" yani dinleyip anlama konusunda pek pratiğim yoktu. Lap top'ıma o zamanlar sahip olmadığım için de altyazı indiremiyordum, böylelikle Avatar'ın üç sezonunu da altyazısız, İngilizce olarak izledim ve sanırım bu benim ilk ciddi İngilizce dinleme,anlama alıştırmam olmuştu.
Çizgi film ve tabii film şöyle bir hikayenin üzerine kuruluydu: Su kabilesinde yaşayan bir abi ve kızkardeş, yani Sokka ve Katara bir gün avlanmaya çalışırken,buzun altında tuhaf bir şey görürler. Bu tuhaf şey,buzları kırarak yer altından yeryüzüne çıktığında, içinde ışıkla parıldayan gözlere ve alnındaki bir ok işaretine sahip bir silüetin bulunduğu, buzdan, dev bir küredir. Bu küreyi kırmaya çalışan Katara,buna muvaffak olur, küre kendi içindeki güçle parçalanır ve içinden tuhaf, bizona benzeyen bir yaratıkla, kel, alnında bir ok işareti olan bir çocuk çıkar - elbette ikisi de baygındırlar. İki kardeş, yardım etme ve onları kendine getirme amacıyla yaratıkla çocuğu köylerine götürürler. Zaman kötüdür, eskiden birlikte ve barış içinde yaşayan dört ulus, Hava Tapınağı, Su Kabilesi, Toprak Krallığı ve Ateş Ulusu, Ateş Ulusu'nun tüm dünyayı ve ulusları egemenlik altına alma arzusu yüzünden, birbirleriyle savaşmaktadırlar, hatta çoğu yerde insanlar Ateş Ulusu'nun egemenliğini kabul etmek zorunda kalmışlardır bile. Ateş Ulusu kendilerine karşı çıkılmaması için, öbür uluslardan gelen tüm özel güçlere sahip insanları, yani Toprak ve Su Bükücüleri kontrol altına almaya çalışmaktadır. Hiç kimse şu an beceriksizce de olsa Katara'nın Güney Su kabilesinin son Su Bükücüsü olduğunu bilmemektedir.
Buzun içinden çıkan çocuk kendine geldiğinde adının Aang olduğunu ve Hava Tapınağından geldiğini söyler. Katara ve Sokka büyükannelerinin de yardımıyla Aang'in yüzyıl önce kaybolan Avatar olduğunu düşünürler -ki bu düşünceleri çok isabetlidir. Avatar, dört ulusun gücünü de kontrol edebilen, yani Hava, Su, Toprak ve Ateş'in dördünü birden bükebilen, amacı dünyaya barış sağlamak olan ve öldükçe sırasıyla her ulusta reenkarnasyon aracılığıyla doğan, yüce, bilge ve güçlü kişilere verilen addır.
Aang, Avatar olduğunu normalde Avatar'lara söylenenden daha genç yaşta (16 değil 12 yaşında)öğrendiği için bu haberin ağırlığı altında ezilmiş ve kafasını toparlamak için uçan bizonu Appa'yla denizin üzerinde uçarken, bir fırtınaya yakalanıp kendilerini korumak için etraflarında bir hava küresi yaratmaya çalışmıştır. Ancak küre havanın soğukluğundan donduğu için, Avatar son 100 yıldır kayıptır, taa ki Katara ve Sokka tarafından bulunana kadar.
Aang, Ateş Ulusu'nun zulümlerini kendi gözleriyle görmesinin ardından, bir de Hava Tapınağı'nın keşişlerinin en son Avatar'ın Hava Tapınağı'ndan çıkacağı bilindiği için son kişiye kadar katledilmiş olduğunu da öğrenince, tüm korkularını ve çocuksu endişelerini bir kenara bırakır ve dünyasının istediği bir Avatar olabilme yolunda ilerleyebilmek amacıyla sırasıyla, Su, Toprak ve Ateş Bükme dersleri almaya karar verir. Ve biz ilk filmde ve çizgi dizinin ilk sezonunda onu Su Bükme dersleri alırken görürüz.
Avatar'ın çizgi dizisi samimi olmam gerekirse beni büyülemişti, özellikle en son yani 3. sezonda dizi öylesine ciddileşiyor ve mantığın üst sınırına ulaşıyordu ki, başından beri bir çocuk dizisi olarak tasarlanmadığını anlayabiliyordunuz. Ancak söylemem gerekirse, ne yazık ki filmi, çizgi diziyi beğendiğimin çeyreği kadar bile beğenmedim.
Öncelikle filmdeki karakterler birbirleriyle çok az konuşuyorlar ve bu direk aralarındaki samimiyetsizliği ya da iletişim sorunları olduğunu gözler önüne seriyor. Shyamalan, filmin ciddi bir film olmasını ve her yaştan izleyiciyi çekmesini istediği için bu şekilde yapmış sanırım ancak, bir filmin ciddi olması için o filmdeki karakterlerin birbirlerine karşı en ufak bir sıcaklık bile duymaması gerekmiyor diye düşünüyorum.Aang, dizide ne olursa olsun neşesini kaybetmeyen bir çocukken,filmde yüzünün bir tek filmin en başında güldüğünü görüyoruz. Sokka'nın, aşkı olan Güney Su Kabilesi'nin Ay Prensesiyle yakınlaşması bile bana aşırı derecede zorlama geldi, oysa çizgi dizide ayrılmak zorunda kalışlarına epey duygulanmıştım. Ayrıca, Katara'da çizgi dizide olduğu gibi sahip olduğu anaçlığından, herşeyi çekip çevirebileceğine dair etrafına yaydığı güven duygusundan ve sivri dilinden en ufak bir iz bile yoktu. Prens Zuko, gereğinden fazla yumuşak gösteriliyor, amcası İroh çizgi dizide sürekli yapıp içtiği ve hatta en çok bununla belleklere kazınmış olduğu çaylardan bir fincan içerken bile gösterilmiyordu. Açıkçası tek gördüğüm, konuşmadan çok görüntü olan,bütün olayların birbirini delicesine ve izleyicinin olaylar arasında bağ kurmasını zorlaştıran bir hızla takip ettiği, birbirleriyle aralarında iletişim özrü varmış ve hepsi bir arada olmayı aşırı garipsiyormuş gibi duran, soğuk ve ara sıra dövüşen çocuklar barındıran bir filmdi.
Ayrıca iki karakterin isimlerinin okunuşunu değiştirmek neden gerekli gelmiş merak ediyorum. Aang'in okunuşu normalde "Eeng" , İroh'nun okunuşu normalde "Ayro" iken, Aang'i "Ang", İroh' yu da "İro" diye telaffuz etmeleri bana aşırı derecede saçma geldi. Bu Lord Of The Rings'te Frodo'yu Fredo diye yahut Harry Potter'da Harry'i Hari diye okumak gibi bir şey. Neden metnin orjinaline bağlı kalınmadığını bilmiyorum.
Bu film benim ve Onur'un ilk 3D deneyimimizdi ve ilk deneyimimizin bu olması gerçekten kötü oldu.Çünkü tam iki saat boyunca bozuk gözlerimle, bulanık camları olan bir 3D gözlüğünün ardından doğru düzgün 3D yapılması becerilememiş, 3D işlemi son anda yapıldığı için gayet dandik olmuş ve filmin 15-20 dakikası boyunca 3Dliği yok olan, sözde bir 3D filme başım ağrıyarak baktım. Oysa ki filmden önceki fragmanlar gerçekten çok hoştu, bir kaya parçasının ve başka bir fragmanda bir tüyün burnumun ucuna kadar geldiği yanılsamasına kapılmak gerçekten güzeldi.
"Film hep mi kötüydü canım?" diye soranlara yanıtım "Hayır, ama orjinalini bilen bizler için vasattı" olur. Yine de filmin güzel noktalarına değinmeden geçmeyeceğim. Öncelikle, setler çok iyiydi, tüm mekanlar çizgi filmdekinin neredeyse aynısıydı, öyle ki tüm diziyi yaklaşık üç sene önce izlemiş olmama rağmen, set ve mekan tasarımı bana o tanıdıklık duygusunu yaşattı. Ayrıca müzikler yine bir James Newton Howard şaheseriydi diyebilirim. Sanırım son olarak da, Aang rolündeki Noah Ringer'ın 14 yaşında olmasına rağmen, dövüş sanatına çok hakim olması ve bu sayede, ona odaklı dövüş sahnelerinin yapmacık durmaması.Prens Zuko rolünde Slumdog Millionaire'deki Jamal Malik rolünden tanıdığımız Dev Patel'ın, filmin sonuna doğru Avatar Aang'le olan dövüş sahnesini de çok gerçekçi buldum, hatta Dev Patel'ın dövüş sanatını gerçekten iyi - en azından sahnede hiç yapmacık durmayacak kadar iyi- öğrenmiş olduğunu görmek hoşuma gitti.
Yine de filmin hiçte iyi bir uyarlama olmadığını üzülerek belirtmek isterim, hele de çizgi diziyi izlemiş ve beğenmiş bir seyirciyseniz. Night Shyamalan'ın "The Lady In The Water / Sudaki Kız" ve bana aşırı derecede saçma gelmiş filmi "The Happening / Mistik Olay" filmleri ile kötü bir biçimde düşüşe geçmiş yönetmenlik performansını bu uyarlama filmlerle tekrar yükseltebilmesini can-ı gönülden istememe rağmen, uyarlamanın, çizgi dizinin ruhunu hiç yansıtmayan vasat bir ürün olarak ortaya çıkması beni üzdü. Sanırım Shyamalan'a neden artık kötü filmler yaptığını soran gazetecinin alacağı cevabı hepimiz merak ediyoruz. İkinci filmin, tüm bu kritiklerden sonra daha derli toplu ve hoş bir biçimde izleyiciye sunulması dileğiyle.