21 Şubat 2010 Pazar

9







Yönetmenliğini Shane Acker'ın,yapımcılığını ise Tim Burton'ın yaptığı 2009 yapımı animasyon filmi " 9 ", makinelerle insanların arasında çıkmış olan korkunç savaşı makinelerin kazanması ile insanlığın yok olması sonrasındaki dünyayı anlatıyor. Bir bilim adamı, yaratmış olduğu çuval bezinden 9 tane bebeğe, insanlığın kalan son parçalarını, tüm insanlık yok olduktan sonra bile insan hayatının kalıntılarını sürdürebilmeleri için aktarmayı başarmıştır. 9. bebek yani 9, bilim adamının karmakarışık odasında ilk kez uyandığında yapayalnızdır ve sesi çıkmıyordur. Üzerinde durduğu karmakarışık masada, tuhaf, üstüne şekiller kazılı bir metal parçası bulur. İçgüdüsel olarak onu alır ve saklar. Yerde ölü yatan bilim adamının cesedini görür, bir an için ürperir, sonra camdan dışarı bakar. Tüm sokak molozlar, yıkıntılar, metal parçaları içindedir. 9 etrafa bakarken birden kendisi gibi başka çuvalbezinden bebekler görür,onlara seslenemediği için hızla sokağa çıkar ve onları bulmaya çalışır. Derken 2 ile karşılaşır, 2 onun içine, konuşabilen bir oyuncak bebekten aldığı bir materyal takar ve bu sayede konuşabilmesini sağlar. Ayrıca 9 ın yanında taşıdığı tuhaf, yuvarlağımsı metali de bulduğuna sevinmiştir. Tam o sırada canavar dedikleri köpeğimsi bir robotun gelişini duyarlar, 2, 9 a saklanmasını söyler. Ancak kendisi canavardan kurtulamaz, canavar ikiyi ve o tuhaf metal cismi alıp götürür.
9 amaçsızca bir yerlere kaçarken, yorgunlukla olduğu yere yığılır. Gözünü açtığında, kendini öbür bebeklerin arasında bulur, onu bulup oraya getiren 5, tüm bebeklere liderlik etmeye çalışan 1, sürekli o tuhaf cismin resmini çizen ve ağzını açtığında pek mantıklı konuşmayan 6, ve 1 in iri yarı koruması 8. Onlara 2 nin canavar tarafından kaçırıldığını, gidip onu aramaları gerektiğini anlatır. 1 onun hiçbir lafına kulak asmazken, 2'nin yakın arkadaşı olan 5, 9'la gizlice gidip 2'yi kurtarmayı kabul eder.
2'yi tam kurtaracakken, canavar o tuhaf metali, belli bir yere takmaya çalışmayı bırakıp bunlara saldırır, ancak aniden ortaya çıkan ve savaşta çok usta dişi bir bebek olan 7 , canavarın kafasını gövdesinden ayırmayı başarır. Hepsi herşey bitti diye sevinirken, 9, tuhaf bir hisle, daha önce bulmuş olduğu tuhaf metali yerden alır ve canavarın takmaya çalıştığı yere kimse onu daha durdurmaya yeltenemeden, takar. Metali taktığı yerin, tüm insanlık ırkını yok eden robotları yapan ana robotun bedeni olduğunu ve o metalin onu yeniden canlandıracağını anladıklarında iş işten geçmiştir, robot 2'yi öldürmüştür ve geride kalan bebekler, onun elinden zar zor kaçmışlardır. Ancak yapıldığı zaman "Beyin" diye çağırılan ana robot hiç vakit kaybetmeden bebekleri ona getirmeleri için bir sürü robotlar yapmaya başlar. Şimdi, karşılarında bu azılı düşmanları varken, ölmüş olan 2 dışında, 1den 9a kadar olan tüm bebekler birleşmeli, ve 9'un önderliğinde, kendi içlerindeki insan kalıntılarını, bu soğuk, çelik gibi makinelere karşı savunmalıdırlar.
Karakterleri seslendirenler, yine hepimizin tanıdığı aktör ve aktrislerden oluşuyor.Elijah Wood, 9'u seslendirirken, 5'i John C. Reilly, 7' yi ise Jennifer Connelly seslendiriyor.
Film bana, pek bir alakaları olmasa da biraz olsun WALL-E yi anımsattı. Yine insanların safdışı bırakıldığı, robotların gezindiği, her yerde molozların ve WALL-E ye ek olarak, ölü insanların, ve çuvalbezinden bebeklerin olduğu bir dünya gözler önüne seriliyordu. Ve yine WALL-E' de olduğu gibi bir mesaj taşıyordu; bir yandan,bir gün kendi yaptığımız robotların insan ırkını yok edeceği korkusu işlenirken, öte yandan, insanoğlunun, beyin ve ruh kalıntılarını barındıran varlıklar tarafından bile dünyanın refaha ereceği fantezisi gözler önüne seriliyordu.
Bence geçtiğimiz yılın en iyi animasyon filmlerindendi. 80 dakika boyunca ilginizi çekebilecek güzellikte bir konuya ve hiç beklemediğiniz tarzda olaylara sahip. Ve film bittikten sonra, insanı gerçekten de insanlığın sonunun tamahkar olmamamız yüzünden olacağını ciddi ciddi düşündürüyor. Vizyona girdiğinde gitmenizi kesinlikle tavsiye ederim.

The Lovely Bones / Cennetimden Bakarken








Tim Burton filmlerine devam etmeden önce, önümüzdeki hafta vizyona girecek olan "The Lovely Bones / Cennetimden Bakarken" adlı filme bir göz atmak istedim.
Alice Sebold'un, bir yıldan fazla bir süre boyunca New York Times'ın çok satanlar listesinde birinciliğini korumayı başaran aynı adlı romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda, kitapları filmlere uyarlamaktaki ustalığını Yüzüklerin Efendisi Üçlemesi'nden (The Lord Of The Rings Trilogy) çok iyi bildiğimiz Peter Jackson var. Başrollerde ise; Susie Salmon rolünde Saoirse Ronan, anne - baba rollerinde, Rachel Weisz ve Mark Wahlberg, büyükanne rolünde Susan Sarandon, seri katil-komşu rolünde de Stanley Tucci var.
Filmin konusundan biraz bahsedeyim; filmin başında cennette olan,ve bize hikayesini oradan anlatırken tanımaya başladığımız Susie, 14 yaşında, henüz hoşlandığı çocukla ilk öpücüğünü bile yaşayamamış bir genç kızdır, anne-babası, kendinden küçük kız ve erkek kardeşiyle, tek tasası, hoşlandığı çocuğun onun farkında bile olmadığını sanmak olan, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşıyordur. Bu huzurlu hayatının sonunun çok yakın olduğunu, hele de komşuları George Harvey'nin bu sonu elinden geldiğince çabuklaştırmayı planladığını elbette aklının ucundan bile geçirmez.
Bir gün okul çıkışında, hoşlandığı çocuk Ray, gelip onunla konuşur ve ona çıkma eder. Heyecandan kitaplarını düşüren Susie, onları toplamaya çalışırken, Ray'in kitaplarından bir tanesinin arasına bir not sıkıştırdığını farketmez. Evine her zaman gittiği kestirme yol olan mısır tarlasından geçerken, çantasından beresini alır, ve bu işi yaparken kitabını düşürür. İçinden fırlayan ve rüzgarla savrulan notu görünce merakla notun peşinden gitmeye başlar. Ancak notu bir türlü yakalayamadığı gibi, tarlanın tam ortasında, komşuları George Harvey'e rastlar.
George Harvey, tarlanın tam ortasına yerin altına, sırf kurbanının ilgisini çekebilmek için, bir oyun odası hazırlamıştır. Susie'yi orayı ilk kez deneyenin kendisi olması konusunda ikna eder. Susie odanın büyüsüne kapılıp yeraltına iner, ancak yeryüzüne tekrar çıktığında, bedeninin hala o odada, Harvey'le birlikte olduğunu anlaması için belli bir süre geçmesi gerekir.
İki dünya arasında sıkışmış Susie'nin ruhu, ilerlemek istememekte ve geçmişte yaşadığı dünyaya bağımlı kalmak istemektedir. Bulunduğu yerden, katilinin kim olduğunu görür, ailesinin acıları yüzünden parçalanmaya başlamasını, hoşlandığı erkeğin neler yaptığını izler. Nihayet katilinin bu sefer de küçük kızkardeşine kafayı taktığını farkedince, bir şekilde babasına katilinin kim olduğunu gösterecek işaretler verir; yüreği katiline karşı nefret ve intikam isteğiyle doludur. Ancak bu duygularının, sadece ailesine zarar verdiğini görmesi, bu duygulardan kendisini arındırmaya çalışmasına ve kendisini özgür bırakarak, ailesini de özgür bırakabileceğini anlamasına neden olur.
Atonement / Kefaret filminde, 13 yaşındaki Briony Tallis rolünden tanıdığımız Saoirse Ronan, film boyunca iyi ve yapmacık olmayan, doğal bir oyunculuk sergiliyor. Susan Sarandon her zamanki müthiş performansını gösterirken, Susie'nin anne babasını oynayan Mark Wahlberg'in ve Rachel Weisz'in oyunculuklarının bu filmde, rahatsız edici bir biçimde yetersiz kaldığını itiraf etmeliyim, özellikle de çocuklarının öldüğünü öğrendikleri sahnede yataklarına uzanmış birbirlerine sarılır ve ne yapacaklarını konuşurlarken; gerçekten büyük bir acı içinde olduklarını hiçbir şekilde izleyiciye hissettiremiyor, adeta yapmacık kalıyorlar. (Küçük bir not: Susie Salmon'ın babası Jack Salmon'ı ilk başta oynaması kararlaştırılan aktör Ryan Gosling olmasına ve rolü için birkaç kilo alıp, sakal bırakmasına rağmen, filmin çekimlerinden bir gün önce, yerine Mark Wahlberg getirildi. Bu konuyla ilgili sorulan sorulara ise "fikir ayrılığı" cevabı verildi.)
Çok uzun zamandır, komedi filmlerinde rol alan ve daima izleyicinin sempatisini kazanma becerisine sahip Stanley Tucci'yi, bir peruk,lensler ve takma bıyıkla, sarışın ve açık renk gözlü soğukkanlı, sapık bir katil rolünde görmek, birçok izleyiciyi olduğu gibi beni de şaşırttı. Ama itiraf etmeliyim ki, uzun zamandır izlediğimiz Stanley Tucci karakterlerinin tamamen zıttı olan bir karakter oynuyor olmasına rağmen, Tucci bu rolün hakkını sonuna kadar vermiş. George Harvey'in soğukkanlı, tekinsiz davranışları, kalın ve burundan gelen bir sesle konuşması, bıyığının altından sinir bozucu bir biçimde 'hımm'laması, burnundan soluması ve daha bunun gibi minik detaylar, izleyiciye karşılarında gerçekten manyak bir seri katil olduğunu hissettiriyor.
Filme gelirsek, aile kızlarının ölümünü aşmaya çalışırken, eve, onlara yardıma gelen büyükannenin ev işlerindeki beceriksizliği ve aynı zamanda Susie'nin arada kaldığı yerde bir arkadaş bulup her istediğini yaparak eğlenip gülme sahneleri gayet neşeli, hatta bir komedi filmine yaraşacak bir şarkı eşliğinde izleyicilere sunuluyor -ki, filmin bir dram/gerilim olduğu göz önünde bulundurulursa, filmin ortasında bu eğlenceli sahnelerin ne işi var dedirtiyor insana. Herşeyin birkaç sahneliğine sanki güllük gülistanlıkmış gibi gösterilmesi, bir paragrafın içinde paragrafla alakası olmayan bir cümle gibi, filmin akışını bozuyor, seyircinin ise dikkatini dağıtıyor.
Ayrıca, filmin sonuna doğru, Susie'nin kızkardeşinin, katilin kim olduğuna dair bulduğu kanıtı, ailesinde gelişen bir sevgi gösterisini izleyerek, katilin o civardan kaçmasına izin verecek kadar zaman boyunca onlara göstermemesi - üstelik katilin elinden henüz kurtulmuşken- böylesine bir rahatlık ve pişkinlik göstermesi de saçmaydı bana göre. Ve filmin sonunda katilin layığını bulduğunu görmemiz bile, yeterince rahatlama hissi vermiyordu diyebilirim.
Bütün bunların dışında, filmden etkilenmemek pek mümkün değil. Tucci'nin ve Ronan'ın oyunculukları filmi götürüyor. Bazı sahneler insanı gererken, bazıları sabırsızlık hissettirebiliyor. Ve pek tahmin etmeyeceğiniz bir şekilde bitiyor.
Lord Of The Rings Trilogy'den sonra, Peter Jackson'dan pek de beklenmeyecek düşüklükte bir performansla uyarlanmış bir film. Ancak, merak ederseniz, izledikten sonra pek pişman olacağınızı sanmıyorum. Sonuçta bir Peter Jackson filmi, ve yukarıda yazdığım pürüzler dışında, merak uyandırıcı, gerçekten çok hoş efektlere sahip bir film. İyi seyirler!

18 Şubat 2010 Perşembe

Beetlejuice! Beetlejuice! Beetlejuice!





Kim bu filmi izleyip de, Betelgeuse'un korkunç cazibesine karşı koyabilmiştir ki? Eminim izleyenlerin hepsi, benim gibi çocukken, üç kere arka arkaya "Beetlejuice" demeye cesaret etmişlerdir. Filmi izledikten sonra, ilk kez kendimle başbaşa kaldığımda, henüz küçük bir çocuk olmama rağmen herşeyin kurgu olduğundan emindim, ama ya gerçekleşirse? "BEETLEJUICE!" Ya o çirkin, kaba ve korkunç hayalet birden karşımda beliriverirse? Korkmaz mıydım? "BEETLEJUICE!!" Ya hayatımı altüst ederse, tıpkı Adam'la Barbara'ya yaptığı gibi? Bir anlığına bu yaratığın kurgu değil de gerçek olduğunu düşünelim, adını üç kere söyleyince hayatını cehenneme çevirmek üzere geliyor..Peki onun geleceğinden ve herşeyi mahvedeceğinden bu kadar emin olmama rağmen, adını üçüncü kez söylemek için içimde bastıramadığım bu arzu ne? Niçin onun bu korkunç, berbat, iğrenç cazibesine kapılıyor buluyorum kendimi? "BEETLEJUICE!!!"
Gözlerimi sımsıkı kapatmış sesler duymayı, gözlerimi açtığımda onu yanıbaşımda bulmayı bekliyorum. Gözlerimi korkarak açtığımda hiçbir şey olmadığını görüyorum.Herşey bir kurgudan ibaret, bir filmden, ve gerçek hayatta Beetlejuice diye birşey yok. Kalbim küt küt atıyor ve kendi kendime soruyorum; ya olsaydı? Az önce aldığım riskin büyüklüğünü biliyor muydum?
Film 1988 yapımı, yani ben doğmadan 1 yıl önce yapılmış. Başrollerini Alec Baldwin, Geena Davis, Winona Ryder, Catherine O'Hara ve Jeffrey Jones paylaşıyorlar. Ve tabii elbette Betelgeuse rolündeki Michael Keaton. Michael Keaton'ın oyunculuğu muhteşem, kısık ve genizden konuşmasındaki ses tonu ve deli dolu hareketleri, filmde Barbara ve Adam'ı şaşkına çevirdiği gibi, izleyiciyi de şaşkına çeviriyor, anında hızla olan biten şeylere ayak uydurarak izlemek zorunda bırakıyor. Bilmem başka böyle düşünen var mı ama, Betelgeuse öyle bir karakter ki, her ne kadar Michael Keaton o karakteri oynarken çok iyi bir iş başarmışsa da, aynı karakteri Jim Carrey'nin de, üzerine ölçüsü ölçüsüne uygun bir kıyafeti rahatlıkla giyermiş gibi, ustalıkla oynayabileceğini düşündürüyor.
Filmde Alec Baldwin'i o kadar genç görmek, muhtemelen her izleyeni şaşırtan unsurlardan biri. Biraz dikkatli bakmasam ve ses tonundan tanımasam, Adam Maitland'ı oynayanın Alec Baldwin olduğunu söylemem zor olurdu. Geena Davis ise, Baldwin'e eşi olarak eşlik etmekte iyi iş çıkarmış. "Home Alone (Evde Tek Başına), Home Alone 2: Lost in New York (Evde Tek Başına 2)" filmlerinde asıl çocuk Kevin'ın (Macaulay Culkin) annesi rolünde görmeye alıştığımız ve "The Nightmare Before Christmas"ta Sally'i seslendirmiş olan Catherine O'Hara ise; özellikle de yemek masası sahnesinde, bizim Grup Vitamin sayesinde "Ellere var da bize yok mi?" sözleriyle bildiğimiz Harry Belafonte'nin yorumladığı " Day-O (The Banana Boat Song)" şarkısını söylemeye ve dans etmeye başladığında, filme müthiş bir renk katıyor. Ve tabii tuhaf saç modelleri, şapkaları ve cenazeye giderken giyilenlere benzeyen aşırı abartılı siyah kıyafetleriyle, evdeki hayaletleri tek görebilen kişi olan Lydia rolündeki Winona Ryder'ı unutmamak gerek.
Filmin görsel efektlerine gelince, 1988 yılına göre harika olduklarını söyleyebilirim,içlerinde bir tek sırıtan "çöl yılanı" olarak geçen yaratıktı.Bunun dışında, makyajlar, maskeler, kostümler gerçekten takdire şayandı -özellikle de korkutma sahnelerinde.
Filmin müziklerini, Tim Burton filmlerinde alışılageldiği üzere yine Danny Elfman'ın yaptığını ve yine harika bir iş çıkardığını belirtmeliyim. Filmin girişinde çalan "Main Titles" ın ihtişamı, sizi Beetlejuice'un ürpertici dünyasına cezbedici bir şekilde davet ediyor. Dinlerken, kendinizi bir buçuk saatlik eksantrik bir filme gayri ihtiyari hazırladığınızı hissedebilirsiniz.
Biraz da filmin konusundan bahsedelim. Adam ve Barbara Maitland çifti, kendilerine gerekenden çok daha büyük ve fazla odası olan bir eve, kasabanın içerisinde de bir nalbur dükkanına sahiptirler. Herşey, Adam'ın, yapmakta olduğu kasabanın maketini bitirmek için, eksik olan birkaç malzemeyi almaya nalbur dükkanlarına gitmeyi, karısına teklif etmesiyle başlar. Yeni tatile çıktıkları için neşeli olan çift, arabalarına biner, dükkana gidip gerekli malzemeyi alırlar, ancak dönüş yolunda aniden yollarına çıkan küçük bir köpeği ezmeme uğruna kırdıkları direksiyon, arabalarıyla kasabadaki nehre uçmalarına neden olur.
Sırılsıklam evlerine dönerler, ancak herşey garipleşmiştir, Barbara'nın parmakları tutuşup mum gibi yanmaya başlar, Adam evin ön kapısından dışarı çıkmak istediğinde, kendisini uçsuz bucaksız, içinde dev bir yılanın gezdiği bir çölde bulur, aynada artık yansımaları yoktur ve hayatlarında gördükleri en tuhaf kitabın onları beklediğini keşfederler : "The Handbook for Recently Deceased (Yeni Ölmüşler İçin El Kitabı)". Adam ve Barbara Maitland artık birer ölüdürler.
Ancak ölü olmanın verdiği dertler bitmez; çoktandır evlerini satmaları için onları ikna etmeye çalışan emlakçıları, cenazelerinden hemen sonra evlerini, tuhaf bir kızı ve isterik bir karısı olan Charles Deetz'e satar. Charles her ne kadar oraya kafa dinlemek için gelmişse ve evin dekorasyonunda herhangi bir değişiklik istemiyorsa da, karısı Delia, sinir bozucu dekoratörüyle evi dekore etmeye başlar. Bu durum hayalet çifti pek mutlu etmez, Deetz'lerin gelişiyle tavan arasına tıkılmak zorunda kalmışlardır ve evlerinin değişik bir biçimde dekore edilmesi hiç hoşlarına gitmemektedir.Kitapta acil durumlar için bir kapı çizmeleri önerildiğinden, bir kapı çizip, ölülerin bilgilendirilmek amacıyla bekledikleri bekleme salonuna giderler. Orada, onları bilgilendirecek olan görevli Juno'yla görüşürler, ve ondan reklamını görüp durdukları Betelgeuse'un tehlikeli biri olduğunu, adını üç kere söylemeden gelemeyeceğini öğrenirler.
Derken, işler gitgide sarpa sarar, Deetz'ler Maitland'lerin evdeki varlıklarını öğrenip, evi hayaletli bir eğlence parkına çevirmeye karar verdiklerinde, onları korkutup kaçıramayacaklarını anlayan Maitland'ler hayaletlerin en korkuncuna Beetlejuice'a başvururlar. Bu, belki de yapabilecekleri en büyük hatadır.
Çocukluğumda, bu filmi defalarca, bölük pörçük izleyip durdum, yaklaşık bir buçuk sene önce oturup doğru düzgün baştan izledim, bu yazıyı yazmadan hemen önce de bir kez daha izledim. Televizyonda verildiğini her gördüğümde anneme açması için yalvardığım, 20 yaşında koca bir kız olmama rağmen hala içimde tuhaf bir heyecanla, üç kere "BEETLEJUICE! BEETLEJUICE!! BEETLEJUICE!!!" demeye cesaret etmeye çalıştığım, muhteşem bir film. Çocukluk anılarında, Beetlejuice'u barındıran herkes gibi, bu filmi çektiği için, Tim Burton'a teşekkür ediyorum:)

17 Şubat 2010 Çarşamba

Not Too Late - Norah Jones




Geçenlerde Melis'le Kadıköy'de gezinirken, bir müzik ve kitap market olan Mephisto'ya uğradık. Çıktığından beri, ya rengi kırmızı olduğu için, ya bir Norah Jones albümü olduğu için, ya da her ikisi birden olduğu için gözüme takılıp duran, daima alma arzusu duyduğum, ancak nedense bu arzuyu dile getirmediğim ve o zamana kadar almadığım "Not Too Late" albümü indirimli fiyatıyla bana bakıyor ve onu almak için geç olmadığını, hatta bu fiyatıyla tam zamanı olduğunu belirtiyordu.Dayanamadım ve aldım.
Yeni aldığım ve hakkında hiçbir şey bilmediğim kitaplar, albümler ve filmler konusunda ara sıra biraz endişe hissederim; ya hiç güzel değilse, ya paramı aslında beni daha çok daha mutlu edecek başka bir kitap/albüm/film yerine bu elimdekine yatırmışsam? Bu his her zaman olmaz, sadece çok az param varken, bilmediğim ama dışarıdan hoş görünen ve merak uyandıran birşey üzerine kumar oynadığımda, ya da biriktirdiğim paramı normalde istediğim şey yerine hakkında hiçbir şey bilmediğim birşeye yatırdığımda, ya da aklımda herhangi birşey almak yokken, durup dururken birşey görüp aldığım zamanlarda genelde hissettiğim bir şeydir. Mesela 6. sınıfın yazında, Harry Potter ismi dikkatimi çekmişti, "Harry Potter'da ne acaba?" diye çok hafif bir merak duygusu içimden başını kaldırıp bana bakmıştı. O zamanlar, iki buçuk kez sinemaya gidebileceğim bir para olan bir 5 TL ye sahiptim (tabii o zamanlar 5 milyondu). Harry Potter'ın ilk kitabı da o zamanlar 5 TL ydi. Pek emin olamayarak, H.P. ve Felsefe Taşı'na tüm paramı yatırdım, akşamüstü saatinde eve geldim, balkondaki koltuğa oturdum ve yeni, gıcır gıcır kitabımın kapağını "Allah'ım ne olur güzel olsun, ne olur!" diye dualar ederek açtım. Sonuçta, kitabı iki günde deli gibi okuyarak bitirdim, annemlerden bir 5 TL daha dilenip gidip, ikinci kitabı Sırlar Odası'nı aldım ve üçüncü kitap piyasaya çıkana kadar, hiç abartısız söylüyorum, her ikisini de onar kez okudum.
Bu albümde de aynı şey başıma geldi, alırken pek emin olamamıştım, çünkü albüm hakkında en ufak bir şey bile bilmiyordum, eskisi gibi Norah Jones'a gözüm kapalı da güvenemiyordum, çünkü en son çıkan albümü "The Fall" u çoktan almış, ve her zaman yaptığı tarzın biraz dışına çıkmış olduğunu farkederek,küçük bir hayalkırıklığına uğramıştım. Not Too Late, The Fall'dan bir önceki albümüydü, tarzının dışına çıkmaya bir albüm öncesinden başlamış olabilirdi.
Ancak eve dönüp, Melis'le yatağımda oturup, hararetli bir biçimde sohbet etmeye başlamadan, öylesine geri planda çalsın diye, bilgisayarıma taktığımda, her ne kadar yarım kulak dinliyorsam da, gitgide daha çok beğenmeye başladım. İlk önce, ilk şarkıyı dinledim, "Wish I Could" sonra ikincisi geldi -ki bu albümdeki en sevdiğim şarkılardan biri "Sinkin' Soon." Daha üçüncü şarkıya geçmeden, yarım kulakla dinliyor olsam bile, bu albüme aşık olmuş ve şimdiye kadar almadığım için hayıflanır hale gelmiştim.
O zamandan beri, birkaç kez dinlemiş olmama rağmen, albümü henüz sindirmiş ve şarkı sözlerini ezberlemiş değilim, ancak bir süreliğine, bıkmadan arka arkaya dinleyeceğim bir albüm olduğunu söyleyebilirim. Favori şarkılarım 2. sıradaki "Sinkin' Soon", 6. sıradaki "Thinking About You" ve 8. sıradaki "My Dear Country". Eminim dinledikçe başka favorilerim de olacaktır ancak bu üçünün söz ve müziği beni gerçekten derinden yakaladılar.
Albümdeki parça listesi şöyle:
1."Wish I Could" -Norah Jones, Lee Alexander 4:17
2."Sinkin' Soon" -Jones, Alexander 4:37
3."The Sun Doesn't Like You" -Jones, Alexander 2:59
4."Until the End" -Jones, Alexander 3:55
5."Not My Friend" -Jones 2:54
6."Thinking About You" -Jones, Ilhan Ersahin 3:20
7."Broken" -Jones, Alexander 3:20
8."My Dear Country" -Jones 3:24
9."Wake Me Up" -Jones, Alexander 2:46
10."Be My Somebody" -Jones 3:36
11."Little Room" -Jones 2:43
12."Rosie's Lullaby" -Jones, Daru Oda 3:56
13."Not Too Late" -Jones, Alexander 3:31
Bonus track
"2 Men" (Jones, Alexander) (Japan bonus track) – 2:30

Benim albümümde Bonus Track yok, o yüzden, o parçayla ilgili yorum yapamayacağım. Yukarıdaki listede de görüldüğü gibi, 6. parçanın bestecilerinden biri de İlhan Erşahin, ünlü Türk saksafoncusu, bu da, ilk albümü "Come Away With Me" yi Arif Mardin'in yapımcılığıyla ortaya çıkaran Norah Jones'un, başarılı Türk müzisyenleriyle çalışmaya devam ettiğinin bir göstergesi.
Kısacası albüme bayıldım. Eğer jazz seviyorsanız, ve eğer Norah Jones'u da seviyorsanız, işte karşınızda her açıdan mükemmel bir albüm. Tadını çıkarın!

Corpse Bride / Ölü Gelin











Favori filmlerimden biri daha. Yönetmenliğini Tim Burton ve Mike Johnson'ın birlikte üstlendiği Corpse Bride (Ölü Gelin), gerçekten ilginç ve bir o kadarda hoş bir konuya sahip.
1800'lü yılların sonuna doğru bir Viktoryan kasabasında, Victor VanDort ve Victoria Everglot adlı iki genç, ailelerinin kararıyla, görücü usulü evlendirilmek istenir. Birbirlerini daha önce hiç görmemiş ve hiç tanımamış bu iki gencin evliliği, ailelerinin çıkarları uğruna yapılmaktadır; soylu ancak hiç paraları kalmamış züppe Everglot'lar paraya ihtiyaçları olduğu için, alt tabakadan ancak gayet zengin, sonradan görme VanDort'lar ise daha üst bir tabakadan sayılmak istedikleri için bu evliliğin gerçekleşmesine karar vermişlerdir. Victor ile Victoria ise ancak düğün provasının gerçekleşeceği gün, aileler bir araya geldiğinde tanışmışlar, ve içlerindeki her türlü endişeye rağmen, birbirlerinden hoşlanmışlardır.
Ancak düğün provasında işler pek umdukları gibi gitmez. Yemin provasında Victor çok heyecanlanır, söylemesi gereken sözleri unutur, kekeler ve Victoria'nın ailesinin, nikahlarını kıyacak olan pederin ve düğünden bir gün önce davetli olduğunu ve erken geldiğini söyleyen Lord Barkis'in onu küçümseyen bakışları ona hiçte yardımcı olmaz. En sonunda bir mumla Victoria'nın annesinin eteğini yanlışlıkla ateşe veren Victor, çareyi utancından kaçıp saklanmakta bulur.
Kaçtığı yer bir ormandır,orada olanlar hakkında kendi kendine söylenir, derken düğünde söylemesi gereken sözleri tekrarlamaya başlar. Yemini prova edip durdukça havaya girer ve en sonunda cebindeki yüzüğü çıkarıp yerden çıkmış, kurumuş bir dal parçasına takarak, dala o yüzükle karısı olmasını söyler. Ancak bu yaptığının yanlışlığını hemen farkedecektir, çünkü yüzüğü taktığı o dal parçası aslında Emily adlı ölü bir kızın parmağıdır ve kız topraktan Victor'ın ödünü koparacak bir biçimde çıkarak Victor'a "Kabul ediyorum" der. O andan itibaren Victor, nereye kaçmaya çalışırsa çalışsın peşinden gelip onu bulacak Ölü Gelin'iyle uğraşmak, Ölülerin Dünyası'nı ziyaret etmek, açıklamalar yapıp kendisini bu işten sıyırmak, onun ortadan kaybolduğunu öğrendiklerinde Everglot'ların kızları Victoria'yı göründüğünden çok daha kötü bir adam olan Lord Barkis'le evlendirmeye karar verdiklerini öğrenmek ve ilk gördüğü andan beri sevdiği Victoria'yı bu zor durumdan kurtarmak zorunda kalacaktır.
2006 da "Yılın En İyi Animasyon Filmi (Best Animated Feature Film of the Year)" oscarına aday gösterilen film, bunun yanı sıra 5 farklı ödül kazandı ve diğer 15 farklı ödül için de aday olarak gösterildi. Victor VanDort karakterini Johnny Depp seslendirirken, Corpse Bride Emily'i de, Depp'in Sweeney Todd'daki rol arkadaşı Helena Bonham Carter seslendirdi. Victoria ise Emily Watson tarafından seslendirildi.
Filmin müziklerini Batman, Beetlejuice, The Simpson Movie, Spider Man 3 gibi filmlerin müziklerini yapan Danny Elfman besteledi. Johnny Depp gibi, Danny Elfman'da Tim Burton'ın vazgeçilmezlerinden.Tim Burton'ın birçok filminin müziklerinin altında Danny Elfman'ın imzası vardır. Ayrıca, biraz müzikal sayılacak bu filmin müziklerinin altına da Elfman imzasını atmakla kalmıyor, filmdeki "Bonejangles" adlı karakteri (hani şu Ölüler Dünyası'nda, Emily'nin hikayesini
şarkısıyla anlatan tek göz boşluğunda bir gözü bulunan şapkalı iskelet) ve onun söylediği şarkısını da seslendiriyor.
Filmi ilk kez, yıllar önce lisedeyken, bir VCD dükkanından kiralayarak izlemiştim. VCD olduğu için ve ayrıca her animasyon filmine genelde yaptıkları gibi Türkçe dublajla izlemek zorunda kalmıştım. Ardından filmi kopyalayıp, dublajlı olmasına aldırmadan birkaç kez daha izledim. Şu anda elimde orjinal bir kopyası bulunmasına rağmen, dublajlı halinin şarkılarını Türkçe olarak çoktan ezberlemiş bulunuyorum, ve kapanışı bunlardan birinin nakaratıyla yapacağım. Ancak bitirmeden önce söylemeliyim ki, Corpse Bride gerçekten çok eğlenceli ve çok güzel bir film, bir Tim Burton klasiği ve bu klasiklerin en iyilerinden. Hatta her yerde sweatlerini, tişörtlerini ve çantalarını gördüğümüz, ondan çok daha önce çekilen ve çok yankı uyandıran "The Nightmare Before Christmas" tan daha çok beğendiğimi belirtmeliyim, tabii bu benim kendi naçizane fikrim. Kısacası, hakkında yazdığım her film gibi, eğer henüz izlemediyseniz, izlemenizi mutlaka tavsiye ederim:)
İşte Remains of the Day şarkısının Türkçe nakaratı:
"Biz hep ölür göçeriz,
Hiç üzülmeyiz, çünkü biz biliriz,
Saklanabilir ve dua edersin,
Günün sonunda iskelet kalırsın."
Ve işte bu da orjinal hali:
"Die, die we all pass away
But don't wear a frown cuz it's really okay
And you might try 'n' hide
And you might try 'n' pray
But we all end up the remains of the day
Yeah yeah yeah yeah yeah
Yeah yeah yeah"
Görüldüğü gibi çevirinin orjinaliyle pek alakası yok, ancak yine de eğlenceli sözler olduğunu söyleyebilirim. Eğer ilk kez ya da bilmem kaçıncı kez filmi izleme niyetindeyseniz, sizlere iyi eğlenceler!

9 Şubat 2010 Salı

Sweeney Todd : The Demon Barber of Fleet Street




Sweeney Todd'un afişini ilk gördüğümde, "İşte, dedim, yeni bir vampir filmi daha!" Filmi vampir filmi sanmamın nedeni, Johnny Depp ve Helena Bonham Carter'ın olağanüstü makyajlarıydı. Sinemasına gidene kadar, film hakkında hiçbir şey bilmiyordum, sadece cehaletle Johnny Depp'in bir vampiri oynadığını düşündüğüm bir filme gidiyor olduğumu sanıyordum - ki Johnny'i vampir olarak düşünmek gerçekten hoştu.
Bu ne samimiyet dediğinizi duyar gibiyim, Johnny Depp'in Johnny Depp olduğunu ilk farkedişim, Karayip Korsanları filmine dayanır; lisede olduğum ve tabii aynı zamanlarda iki arkadaşımın da bana sürekli ondan bahsedip, ne kadar harika bir oyuncu olduğunu yineleyip durdukları zamanlara. (Evet Berke, evet Melis, sizden bahsediyorum:P) Ve o kadar bilgi, film ve fanteziden sonra, başka belli başlı ünlülere olduğu gibi o artık benim için "Johnny"di. Her neyse bundan size daha sonra bahsederim.
Ancak filmi izlemeye başladığımız anda, beni ve Onur'u gerçekten şaşırtan bir şey vardı ki, buna asla hazırlıklı olmadığımızı söyleyebilirim: Film bir müzikaldi! Elbette daha filmin konusunu dahi bilmeden, Broadway'deki bir müzikalden uyarlandığını asla tahmin edemezdim.Ve tabii o mükemmel makyajlar dışında, filmdeki karakterlerin vampirlerle uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Filmin bana verdiği o hissi nasıl tarif edebilirim bilemiyorum, Londra'nın o koyu, kapalı, gri havası ve oraya öylesine uyan karanlığın iki şeytani yaratığı. Mr. Todd, karısını ve kızını, karısına göz diken bir yargıç yüzünden kaybettiği için öfkeli, intikam duygularıyla dolup taşan,çok yetenekli bir berber; Mrs. Lowett ise, sadece kendi çıkarlarını düşünen, vicdanı sızlamayan, leş gibi bir etli turta evi sahibi bir üç kağıtçı. İkisi bir araya geldiklerinde, insanın aklının alamayacağı kadar muhteşem ve uyumlu bir çift oluşturuyorlar, içlerinde, derinlerde bir yerlerde güneşli günlere özlem duyan, ancak karanlık ve gölgede yaşamak zorunda kalan iki zavallı yaratık. Hele de Mr. T. nin elinde satır ve Mrs. Lowett'ın elinde oklavayla cama dayanarak şarkı söyledikleri sahne, sizi dünyada bu ikisinden daha uyumlu bir çift daha bulamayacağınıza inandırıyor; biri keser, öteki pişirir..
Filmdeki diğer favori sahnelerimden biriyse, Mrs. Lowett'ın hayal kurduğu sahneydi - ve elbette filmde en çok güldüğüm sahne de oydu. Mrs. Lowett hayalini anlatmadan önce Mr. Todd bağdaş kurup oturmuş, öldürerek intikamını alacağı yargıcı nasıl tekrar dükkanına getireceğini, yüzünde yarı sinirli, yarı boş ve ölü bir ifadeyle hiç kıpırdamadan düşünmektedir, derken Mrs. Lowett ona hayallerini anlatmaya başlar, bir deniz kenarına güneşlendiklerini (yanında Mr. T. aynı ölü surat ifadesiyle biblo gibi oturmaktadır), yeni ve temiz evlerinde arkadaşlarının onlara ziyarete geldiğini ( Mr. T. masada yine aynı ifadeyle kıpırdamadan oturmaktadır, ifadesinde hiçbir şey değişmemiştir) hayal etmektedir, ardından Mr. T. ile evlendikleri hayal gelir - ki Johnny Depp'in burada, "evlenmeyi kabul ediyor musunuz?" sorusuna sanki konuşursa kusacakmış gibi, hiçbir şey söylemeden zoraki başını sallayışındaki ve "gelini öpme" kısmında arada olabildiğince mesafe bırakarak, yüzünde bir tiksinti ifadesiyle olabilecek en az dudak temasıyla Mrs. Lowett'ın dudaklarına minicik bir öpücük kondurmasındaki müthiş oyunculuğuna bayıldım. Ne zaman izlesem bu sahneye gülmekten kendimi alamıyorum.
Filmde çok fazla insan ölüyor, çok fazla kan akıyor olmasına rağmen - hele de boğazı kesilenlerin kanının abartılı bir biçimde fışkırdığı göz önüne alındığında- filmin biraz olsun rahatsız edici olması gerekirdi diye düşünüyor insan, oysa bana kalırsa filmin hiçbir yerinde rahatsızlık verici bir kısım yoktu. Belki de kendimizi karakterlerle özdeşleştirmemizden kaynaklanıyordur bu durum filmi izlerken, bilemiyorum. İlginç bir biçimde, karakterler ne kadar cani olurlarsa olsunlar, yahut ne kadar sinsice dolaplar çevirirlerse çevirsinler (birbirlerinin arkasından bile), izleyicinin onlara kızması, nefret etmesi pek mümkün olmuyor. Aksine ben, kendi içimde onların yaşadıkları hayata dair pis, hastalıklı bir sevgi hissettim ki, filmin amacı da bunu yakalamak büyük ihtimalle.
Oyunculuklara gelince, ben kim oluyorum da Johnny Depp ve Helena Bonham Carter ikilisinin muhteşem oyunculuklarını ve uyumlarını eleştiriyorum? Ya da Alan Rickman'ın - ki kendisine Harry Potter'dan beri her filmde hayranım. Oyuncu kadrosunun bundan daha iyi olamayacağını söyleyebilirim ancak. Sadece şu denizci çocuk Anthony'nin her fırsatta "I feel you, Johanna" diye ortalarda gezip durması, bir süre sonra sinir bozucu etki yapmaya başlıyor, tabii bu benim ve birkaç tanıdığımın fikri.
Makyaj, kostümler, senaryo, çekimler, sahneler, filmin genel havası ve elbetteki müzikler, söylenen şarkılar çok güzel ve kusursuzlardı. İzlerken, kendinizi o dünyaya kaptırıp içinde kaybolmamanız çok zor. Ve ilk sahnesinden, son sahnesine kadar,herşeyiyle, tepeden tırnağa Tim Burton filmi olduğunu hissettiriyor.
Eğer izlemediyseniz, kesinlikle izleyin, Tim Burton'ın en iyi filmlerinden biri ve bana olduğu gibi, size de eğlenceli ve etkileyici bir iki saat geçirteceğinden eminim. Hele bir de müzikalleri seviyorsanız, bu film tam size göre.:)
P.S.: Mrs. Lowett'ın hayalindeki deniz kenarı sahnesinin fotoğrafını da koyuyorum, böylelikle, Mr. T.'nin bahsettiğim bakışının hangisi olduğunu görebilirsiniz:)

8 Şubat 2010 Pazartesi

Everybody's Fine / Herkesin Keyfi Yerinde


Yönetmenliği ve yazarlığını Kirk Jones'un yaptığı ve başrollerini, Robert De Niro, Drew Barrymore, Kate Beckinsale ve Sam Rockwell'in paylaştığı, geçtiğimiz cuma vizyona giren "Everybody's Fine / Herkesin Keyfi Yerinde" adlı film, afişini ilk gördüğümden beri izlemek istediğim bir filmdi. Bu isteğimin nedenlerinden ilki büyük bir oyuncu kadrosuna sahip olması, bir diğeri, birazcık gülmekti. Filmin konusunu bilmeden, afişine bakan her insan evladı gibi, filmin komedi olduğunu düşünerek, açtım, oturdum ve izlemeye başladım.("Film şu an sinemadaysa, nasıl açıp oturup izliyorsun?" diye düşünenlere birtakım illegal bağlantılarım olduğunu söylemeliyim.) Kendimi gülmeye, eğlenmeye hazırlamıştım ancak karşılığında, gözlerimde film boyunca yanma hissi ve boğazımda kalan, bir türlü yutmayı beceremediğim bir kestane aldım diyebilirim.

Film gerçekten de hoş ve etkileyici bir filmdi, komedi sanmamın aksine bir dramdı. Robert De Niro'nun oyunculuğu çok büyük bir takdiri hakediyor filmde, kaç kere sırf onun ufacık bir mimiği yüzünden gözlerim doldu ve boğazım düğümlendi.

Biraz filmin konusundan bahsedeyim sizlere; eşini 8 ay önce kaybetmiş Frank Goode (De Niro), hayatları boyunca anneleriyle çok daha yakın iletişimde olan iki kızı ve iki oğlunu, onların anneleriyle olan sıkı ilişkisinin yerini doldurabilmek için, bir masa etrafında toplamayı, ve onlarla daha yakın bir ilişkiye sahip olmayı arzulamaktadır. Çocuklarının ona ziyarete geleceği gün için planlar yapar, bahçesini düzenler, yeni bir mangal alır, en iyisinden bir biftek ve şarap alır, amacı çocuklarını etkilemektir. Ancak çocuklarının dördü de ziyaretlerini son anda iptal ederler, hepsinin bahanesi, günlük hayatları ve işleriyle ilgilidir.

Bu duruma çok içerleyen Frank, gidip doktoruna görünür ve bir yolculuğa çıkıp çocuklarını görüp göremeyeceğini doktoruna danışır. Doktoru, Frank ömrü boyunca telefon tellerine PVC kaplama işi yaptığı ve o zehirli maddeleri koklamak zorunda kalıp akciğerlerine zarar verdiği için bu yolculuğa çıkmasını, özellikle de uçağa binmesini sakıncalı bulur. Frank yine de onu dinlemez ve tren ve otobüslerle çocuklarını, yaşadıkları dört ayrı eyalette ziyaret etmeye başlar. Sırasıyla önce New York, sonra Chicago, Denver ve en sonunda da Vegas'a giden, ve bir ressam, reklam acentası sahibi, orkestra şefi ve balerin olduğunu düşündüğü çocuklarına sürpriz ziyaretlerde bulunan Frank, çocuklarının hayatlarının aslında, belli etmemeye çalışmalarına rağmen, ona söylediklerinden daha kötü ve sırlarla dolu olduğunu görür. Şimdiye kadar çocuklarının kendisine söylediği birçok şey, ya yalan, ya da mübalağadır. Daha da kötüsü, birkaç günlüğüne kalmaya gittiği üç çocuğu da onu kendi evlerinden kardeşlerine sepetlemek için çaba harcıyor ve bahaneler uyduruyorlar gibi görünmektedir, dördüncü çocuğu David'i ise evinde bulamamıştır bile. Çocuklarının bu davranışlarından çok içerleyen Frank'in ise bilmediği bir şey vardır; çocuklarının bu şekilde davranmalarına neden olan korkunç sır.

Filmin imdb (international movie database) puanı 7.4 tü, ben 8 verdim. Ayrıca filmin son sahnesinde, Paul McCartney'nin filme özel olarak yazdığı "(I Want To) Come Home" adlı şarkısını da dinleyebilirsiniz -ki bence filmin havasına çok uyan bir şarkı olmuş, öyle ki,filmin etkileyiciliği ve şarkı birleştiğinde,şarkıyı söyleyenin Paul McCartney olduğunu, sıkı bir McCartney hayranı olmama rağmen, şarkının sonuna doğru farkettim. Bu da filmin gerçekten güzel ve etkileyici olduğunu, bittikten sonra bir süreliğine kafanızı meşgul edip, sizi dalgınlaştırdığına bir işaret bence.

Kısacası, filmi beğendim, üzerinde daha fazla yorum yapıp, gidecek olanların tadını kaçırmak istemem. Tek söyleyebileceğim şey gerçekten izlenmeye değer bir film olduğu. İyi Eğlenceler!

7 Şubat 2010 Pazar

Vampirler! - Twilight'la İlk Tanışmam


Gelin size bir hikaye anlatayım. Başrollerini Brad Pitt ve Tom Cruise'un oynadığı Interview With The Vampire / Vampirle Görüşme filmini küçük bir çocukken izlediğimden beri, vampirlere bayılırım. Nedenini bilmiyorm, ancak vampir diyince genelde içimde tuhaf bir his olur - kana susamışlık belki de:) Şaka bir yana bu lanetli yaratıkların gizemli dünyası daima ilgimi çekmiştir.
Filmden sonra -belki duymuşsunuzdur- Angela Sommer-Bodenburg'un o müthiş "Küçük Vampir" kitaplarını keşfettim. Aralarından ilk okuduğum, "Küçük Vampir ve Büyük Aşk" tı. Ardından bu kitap serisinin bulabildiğim her kitabını yalayıp yuttum, çocukluğumun en harika zamanlarındandı. Şimdi nasıl olurda vampirleri sevmeyebilirdim?
Okuduğum bir diğer vampir kitabı Vampirle Görüşme'nin yazarı Anne Rice'ın, "Vampirin Şarkısı /The Vampire Lestat" adlı kitabıydı. Bu kitabı sanırım lise hazırlık sıralarında, en yakın arkadaşım Melis'ten ödünç almıştım, ve bu kitap hala kitaplığımda duruyor.Konusu, Vampirle Görüşme'de Tom Cruise'un canlandırdığı Lestat karakterinin nasıl vampir olduğunu ve sonraki hayatını anlatıyordu.
Sonra 11. sınıftayken (lise 3de, yani 2007 yılında) bir gün,size D&R manyaklığımı anlattığım yazıda bahsettiğim sahaflardan birine gittim. Öylece kitaplara bakarken, yer hizasından biraz üstte duran, rafımsı bir yerde Dharma Yayınları'ndan yeni çıkmış birkaç kitap olduğunu gördüm. İkinci el değil, orijinallerdi,ve onları ilk defa görüyordum. Bir tanesinin adı Alacakaranlık'tı, kapağında bir kızın saçmasapan, uzun uzun baksanızda bir anlam veremediğiniz bir resmi vardı. Eğildim,kitaba uzanıp elime aldım, ve arkasını çevirip yavaşça okudum:

"Üç şeyden emindim: Birincisi, Edward bir vampirdi. İkincisi, ne kadar baskın olduğunu bilemesem de, onun bu vampir yanı benim kanıma susamıştı. Üçüncüsü ise, koşulsuz ve geri dönülemez bir şekilde ona aşık olmuştum."

Arka kapaktaki yazının devamını (yani açıklayıcı olan yerini) okumadan önce bir an düşündüm, kafam çok hızlı bir biçimde parçaları yerine oturttu ve beynimde kocaman harflerle ve neon ışıklarla yanıp sönen bir yazı belirdi : "Harika! İşte bugün almak için aradığın kitap!"
O zamanki parayla 5 milyona (o da sonra getireceğimi söyleyerek, 5 milyonda olsa o anda yanımdaki paranın neredeyse tamamını çıkarıp verecek halim yoktu) aldığım kitabımı, akşamüstü eve götürdüm ve okumaya başladım. Gecenin bir yarısı, hiç ara vermeden okuduğum bu 440 sayfalık kitabı bitirdim. Ertesi gün okula gitmedim ve neredeyse acil ihtiyaçlar dışında yatağımdan hiç çıkmayarak akşama kadar kitabı ikinci kez okudum. Hayatımda ilk defa bir kitabı arka arkaya iki kez okuyordum, sanırım ikincisi sindirebilmem içindi. İçimde alev alev birşeyler yanıyordu, ve ben içten içe, hatta kendimle konuşarak hayıflanıyordum: "Neden, neden bu kitabı ben yazmadım ki sanki?!"
Bu düşünce, aşırı derecede beğendiğim hikayeler okuduğumda yahut seyrettiğimde, yüzüme bir tokat gibi çarpar. "İşte bu!" derim kendi kendime, "İşte içinde kaybolmak, o duyguları hissetmek istediğim dünya!" Ama okumak yetmez, ya da izlemek, ancak yazarsam bir parçası olabileceğimi hissederim o dünyanın. Bu yüzden hayıflanırım işte, ara sıra , başkaları benim yazarken zevkten öleceğim hikayelerle benden önce piyasaya çıkıp geldiğinde.
Kitabın son cümlesini okuyanlar hatırlarlar : "Soğuk dudaklarını boynuma bastırmak için bir kez daha eğildi." Yani? Yani ne oldu?? Kız vampir oldu mu, yoksa olmadı mı, işin sonu ne?? Nasıl bunu yaparsınız, nasıl olayı havada bırakır ve beni meraktan kıvrandırırsınız, üstelik devamı niteliğinde ikinci bir kitap bile yokken!!
Bütün gece rüyamda, Alacakaranlık'ın ikinci kitabını yazarken gördüm kendimi, Bella'nın vampir olduğu ya da olmadığı iki versiyonla da. Ertesi sabah kalktığımda bir karara varmıştım, madem tatminsizlikle dopdoluydum, o halde kendimi mutlu edebilmek için tek bir yol vardı : Kendi benzer vampir hikayemi yazmak.
Yazdım mı, evet, öss sonuçlarını ve yetenek sınavlarının gelip kapıma dayanmasını beklediğim o yaz boyunca, geceleri masa lambasının altında, gündüzleri salondaki kanepenin üstünde yazdım. Bir ajandayı yazarak bitirdim, ikincisininde yarısına geldim. Size yazdıklarımın detayını vermeyeceğim, yalnızca yetenek sınavları nedeniyle hikayeyi yarım bıraktığımı, ardından da o ilk hevesim geçtiği ve bir noktada tıkandığım için yazmaya devam etmediğimi söyleyeceğim. Ayrıca, çok ilginç, hatta beni bir ara Twilight Saga'nın dördüncü kitabını okurken aşırı derecede ürkütmüş olan bir şey var; ister inanın ister inanmayın ama, bir vampirle bir ölümlünün, yarı ölümlü bir bebeğe sahip olması fikrini (ki okumayanlarınız için belirteyim, serinin dördüncü kitabı Şafak Vakti'nde böyle bir tema var) ben, Alacakaranlık'ın devam kitapları olmadığına inandığım zamanlar düşünüp mantıklı bir biçimde yazmaya çalışmıştım. Elbette Stephenie Meyer'ın olayları mantığa oturtma gücü benimkinden daha iyiydi, ama yine de..
Sakın saçma fikirlere kapıldığımı düşünmeyin, oturup Meyer'ın fikri benden çaldığını söyleyecek halim yok, buna en başta kendim gülerim. Ancak böyle durumlarla karşılaştığım zaman bir zamanlar kim olduğunu hatırlamadığım birinin söylediği sözler geliyor aklıma, sanırım bunları klasik müzik bestecileri için söylemişti; "Tüm muhteşem melodiler, tüm dahiyane fikirler havada asılı duruyor aslında, hepimiz zaman zaman onlardan birkaç tane yakalıyoruz, ancak bazen iki ya da daha fazla kişi aynı fikri yakalayabiliyor, böyle durumlarda, bu fikri ilk sergileyen kişi fikrin asıl sahibi oluyor." Bu cümle bana kafamda, Stephenie Meyer ve başka birçok "bu fikri ben düşünmüştüm!" dediğim kişilerin ellerimden zorla bir takım fikirlerle dolu kağıtları çekip aldığı imajı yaratıyor mu? Evet. Peki buna inanıyor muyum? Elbette kimsenin elimden birşeyleri zorla çekiştirdiği yok, ancak nadiren böyle durumlarla karşı karşıya geldiğimde bu cümleyi düşünmek, köşeme sinip kabullenmemi sağlıyor.
Ardından 2008 yılı geliyor,nişanlımla çıkmaya başlayalı belki 6 ay belki daha fazla olmuş, hatırlamıyorum. Capitol'deki D&R da, Stephenie Meyer'ın yeni bir kitabını çıktığını görüyorum, adı Yeniay. "Aaa Onur, işte bu sana bahsettiğim Alacakaranlık adlı kitabın yazarı, yeni kitap mı çıkarmış?" (Lise sondan beri sevdiğim insanlarla paylaşmayı ve onlara okutmayı istediğim kitaplardan ilk üçü : Long John Silver, Olasılıksız ve Alacakaranlık) Ardından kitabın arka kapağını çevirip okuyorum: "Edward ve Cullen ailesinin diğer üyeleri Bella'nın doğumgünü için bir parti verirler, fakat Bella buna ısrarla karşı çıkmaktadır." Ne? Ne?? Ne??!! Edward? Cullen? Bella? Bunca zamandır gerisi yok diye içimde bir istiridyenin inci büyütürken çektiğine benzer bir acıyla dolaşırken, ve kendi yazma girişimim bile alt üst olmuşken bu kitabın bir ikincisi olduğunu bana nasıl söylemezsiniz?! Kısacası, yerimde sevinçten zıpladım, hiç beklemediğin bir anda ikramiyenin sana çıktığını öğrenmek gibi bir histi bu, bir kadın dönüp bana deli miyim diye baktı, Onur etrafına telaşlı bakışlar atarak sakin olmamı rica etti, yine de kim hakkımda ne düşünürse düşünsün, eve sonunda merakımı dindirecek ilaç olan o kitapla gittiğimde, günün kazananı bendim.
Tabii ki Yeniay kitabı, Alacakaranlık'ın filmi çekildiği için Epsilon Yayınları tarafından çıkarılmıştı piyasaya. Sonra üçüncü ve dördüncü kitaplar çıktı piyasaya, Tutulma ve Şafak Vakti. Şafak Vakti'nin son sayfasını da okuduğumda yaklaşık üç yıllık merak maratonum bitmişti, artık rahat bir nefes alabilirdim.
Filmlere gelince, ilk filmin yeteri kadar iyi olmadığına inanıyorum. Kristen Stewart, karşısında, rolgereği hayranlık duyması ve deli gibi aşık olması gereken kişiye biraz olsun aşık bakamıyor, davranışlarının, oyunculuğunun bana biraz soğuk geldiğini söylemeliyim. Çok iyi bir kitap uyarlaması olmamasına rağmen, iyi sahneler ve efektler olduğunu itiraf ediyorum. İkinci film ise ilkinden çok çok daha iyiydi, gazetede okuduğuma göre yönetmen değişmişti sanırım,ve ikinci kitabı filme uyarlamak ilkine nispeten çok daha zor da olsa, iyi iş çıkarmışlar.Kitaptaki ayrıntıları yansıtışları güzeldi. Kristen Stewart'ın oyunculuğunu bu filmde ele alırsak, ilkine göre daha iyiydi, muhtemelen daha önceki filmlerinden izlediğim kadarıyla depresif karakterleri iyi oynadığı için. Robert Pattinson'ın oyunculuğuna gelecek olursak, ilk filmde,yer yer, Harry Potter'da canlandırdığı Cedric Diggory karakterinin hafif şımarık havasını üstünde görebiliyoruz, bu da kötü değil, aksine izleyicinin yüzüne anlayışla karışık bir sırıtmanın yayılmasına neden olabiliyor. Bunun dışında rol arkadaşından çok daha iyi bir oyunculuk yeteneğine sahip olduğunu düşünüyorum.
İşte, benim Alacakaranlık maceram da böyle.Hiç kimse daha Edward Cullen'ın ismini bilmezken, ben msn iletime, onun gibi bir kitap kahramanının beni alıp o tarz bir hayal dünyasına götürmesini istediğime dair şeyler yazardım.( Onur'un bunu okumaktan hoşlanacağını sanmıyorum, her neyse:S) Derken filmler çıktı ve çılgınlık başladı, nereye dönsem,siyahlar giyip, gotik vampirlere benzemeye çalışan (ancak pek bir halta benzemeyen) ve "Körstinin (Kristen Stewart'tan bahsediyor) bilmemne dergisinde giydiği şeyi gördünmüü, ıyy iyyrenç, Robe (yazıldığı gibi okuyarak) ona nassı bakıo yhaa, ohha felan oluyorum" diyen beyinlerinin süblimleşmeye başladığını düşünüp, zamane gençliğinin haline üzülmeme neden olan teenagerlarla burun buruna gelmeye, kimin elinde kitap görsem, kapağına bakmama gerek olmadan Twilight serisinden olduğunu bilmeye başladım. Ardından filmin karakterlerini iyice teşhir edecek şeyler çıktı piyasaya, artık çoğu kimse hikayeyle ilgilenmez oldu,kitaplar umurlarında bile olmadı, önemli olan şey başrol oyuncularının teşhir edilmesiydi. New Moon'u sinemada izlerken, önümüzde oturan kızlardan biri, Edward'ın Bella'ya evlenme teklif etmesi sonrasında, daha izleyenlerden hiçbiri şaşıramadan(kitabı okuyanlar hariç tabii) "Ohaa, nassı yaa şimdi nolcak?!!" diye resmen bir çığlık attı ve yanındaki -belli ki kitabı okumuş bir arkadaşıydı- kıza önce ne olacağını söyletmek için uğraştı, sonra tam kız söyleyecekken "Ya da dur dur söyleme üçüncü filmde izleyeceğim!" diye buyurdu.
Bu tarz insanlara gülmeden ve kitapların daha çok bu tarz kitlelere ulaştığına üzülmeden edemiyorum. Çünkü kitaplarda, olay örgüsü muhteşem, herşey yaratılan dünyanın mantık çerçevesine uygun ve yer yer hiç düşünmediğimiz bir biçimde bizi şaşırtabiliyor. Hikaye çok hoş, ve orijinal, şu anda piyasada onlarca taklidi olsa da hiçbiri bu kadar iyi bir hikayeye erişemedi. Filmler genç kitlelere hitap etme amacıyla çekilmiş, ve bazı yerlerde uyarlama daha iyi olabilecekken, olmadığı için kitapların yanında sönük kalıyor, yine de bu vasatlar anlamına gelmiyor. İkinci film kanaatimce birinciden daha iyiydi, umarım üçüncü hepsinden daha iyi olur.
Ben mi kitapları filmlere uyarlamaları konusunda çok hassas ve kılı kırk yarıyorum, yoksa kitapları okuyan herkes, filmlerin daha iyi olabileceği konusunda benimle hemfikir mi bilemiyorum. Sadece, bu kitap serisini nişanlısına okutmaya çalışan ve bunu yarı yarıya başarmış biri olarak, hikayeyi gerçekten sevdiğimi söyleyebilirim.
Son olarak yukarıya resim olarak, Dharma Yayınları'ından çıkan Alacakaranlık kitabımın resmini koyacağım ki, bu da, vampir hikayesini hepinizden önce okumuş olduğum konusunda haklılığımın ispatı olacak! Hah hah haa!:P:D

Why We Love The Twilight Saga? : Confessions Of A "Twihard"




This article is written especially for the ones who are having trouble understanding the emotions and "craziness" of the Twilight Saga fans.
A love story between an irresistable, hunky, a self-sacrificer vampire and clumsy, normal-type-of a teenage girl. What's so appealing about it is the question I get from almost everybody. Yes, B, really tell me what's so appealling about it? Is it because the hottest heartthrob Robert Pattinson that embodied the perfect-guy Edward Cullen? Or maybe, it's because the phenomenon that captured every teenage girls' heart? Or maybe it's just the story itself or the style. No matter how many times I asked this question to myself I couldn't come up with a single answer. It's everything..
It was a cold winter in my hometown. I decided to see this movie that everyone was talking about. Okay I get the enthusiasm, a vampire, a girl , a love, maybe sex I don't know and of course young and handsome/beautiful actors. Well, why not seeing this movie?
The first 10 minutes. "Nice, better than I expected." The next 20 minutes , "maybe this thing has more depth, what was the leading males name again?" The next 50 minutes "Oh my god! No!" The movie ends. "Where's the nearest bookstore? Why the hell I didn't hear those books before??!!" While reading first book; "This is insane!" "No Way! That's so Kristen Stewart." The second book "Edward no!" *cries* The third book; "oh.my.god." When I opened the fourth book, I told myselfe to be patient and slow. Please. Because I didn't wanted to end. Then the final moments.
Thank you Stephenie Meyer! Thank you for all you have done for us!...

Then the frenzy begins... DVD's, special edition books, magazines, jewellery, clothes, underwears, bedsheets, parfumes , cosmetics...etc. Some may even scare you away. But no matter what others say, it's inevitable now! Congratulations, you have officially became a Twihard or a Twilighter or a Twiaddict or in some cases, Robsessed. You're now in a very dangerous zone because once you're in that zone, ther's no turning back. You saw the wonderfulness, breathtaking amazingness of this world. You've been embraced by dozens of talented fanfic writers, wallpaper makers, amazing manipulators, faithful bloggers and Twihard friends that share the same dream, same energy and same enthusiasm with you. You're in a place you never knew existed. You know you're not alone now and feel absolutely amazed because it's worth everything.
You're literally consumed by the beauty of the story. It's a dreamworld. It's what we are looking for today. It's our way of noticing the corruption of our society. We no longer have that innocence and beauty in our ordinary life. We no longer have pure, faithful, innocent love between two people. We no longer have that abstinence towards what we mostly desire and pursue. We forget the beauty of loving someone and to see the amazing in every day, because we are all so busy dealing with unnecessary burden of society. We became robots. Doing everything we have been asked for without asking single question, studying hard to get somewhere, meeting people that are greedy and hungry towards everything because their humanity were long gone by the society they live in. This story made me stop and think for a moment then realize the beauty of love. This story made me understand a pure love can still exist. Love is an obsession, a passion, a lust and you realize what we have in our society now is just a whimsey desire, a task we have to do or just the selfishness to please ourselves.
This what we saw in the books. This is the thing we share with thousands of people all around the world. It's our own way to escape from everything we don't want to have or we don't want to do.
So, this is how we feel. You don't have to feel the same way or you don't have to necessarily like the books or movies or anything related Twilight, or even you can hate everything about it. But it's important to see depths of something before you critisize.

Enjoy! :)




Written by Berke Alp

Küçük Bir Dipnot:


Sırada kısmında iki gündür Paul Auster'ın Oracle Night/Kehanet Gecesi adlı kitabı hakkında yorum yapacağım yazsa da, bu yazımı çok sevdiğim arkadaşım Berke Alp'in, Twilight Saga / Alacakaranlık Dizisi kitapları ve filmleriyle ilgili İngilizce olarak yazmış olduğu yazısını yayınlamak, ve onun getirdiği güzel yorumun ardından kendi yorumumu yazmak üzere askıya almaya karar verdim.:) Önce onun yorumunu yayınlıyorum, benim yorumumsa daha sonra gelecek. Katkıda bulunduğun için çok teşekkürler Berke'cim:)

Nasıl D&R Manyağı Oldum?


Ben bir D&R manyağıyım. Beni genellikle İstanbul'un herhangi bir D&R'ında dolaşırken görebilirsiniz.Eğer aynı dükkana dün gelip her kitabın, her filmin, her cd nin yerine tek tek bakmışsam,bunu bugün ve yarın da yapabilirim. Zavallı nişanlımın çok çektiği bir çiledir bu. Hatta bir ara, D&R'a gitmek, günlük rutinimizin bir parçası olmuştu. Her gidişimizin %99.9 unda dayanamayıp (burada dayanamayan taraf daha çok ben oluyorum, yoksa Onur'un gayet güçlü bir iradesi var) birşeyler satın aldığımızı ve bunu haftanın en az 5 günü yaptığımızı da göz önünde bulundurursak, D&R'ın asıl sahiplerinin, ülke çapında yüzlerce şubeyi açacak parayı nereden bulduklarını söyleyebiliriz: Benim naçizane öğrenci harçlığımdan ve nişanlımın mimar maaşından.

Sadece D&R değil, içinde kitap, müzik ve film barındıran her mekan benim bir çeşit cennetim sayılabilir.Bu küçüklüğümden gelen bir şey aslında, 10 yaşında, ailemin iş durumu yüzünden Bodrum'a taşındığımız zaman, annemlerle birlikte sık sık gittiğim ve yemeğimi yedikten sonra ölesiye sıkıldığım,yapacak birşeyler aradığım,küçük bir restaurant & bar karışımı bir yer vardı.

Tabii şimdi, 20 yaşındaki ben, 10 yaşındaki ben'in ölesiye sıkıldığı ve genelde bir an önce kalkmak istediği yere gitse, muhtemelen saatlerce oturur, adult'vari sohbetler yapar, ve yıllar önce neden sıkıldığımı pek anlamaz. Her neyse,konumuza dönmek gerekirse, işte o ölesiye sıkıldığım zamanlarda, beni büyüleyen bir şey keşfetmiştim; restaurantın olduğu sokağın en fazla 5-6 metre yukarısında bir "kitapçı" vardı! Burası bana- çöldeki susuz adamın pınar bulması benzetmesini yapmak istemiyorum,daha iyi bir benzetme bulmalıyım- yıllarca akvaryumda yaşadıktan sonra, okyanusa bırakılan balığın hissettiği o duyguyu hissettirmişti (gerçi eğer balıklar böyle hislere sahip olabiliyorlarsa, muhtemelen 5 saniye sonra unuturlar,ikinci 5 saniye sonundaysa unuttuklarını unuturlar, üçüncü 5 saniye hakkında ise konuşmak istemiyorum) -belki de metafor olarak, dünyanın en büyük hazinesini bulan çulsuz korsanları kullanmalıydım- her neyse, fazla uzatmayayım, duygularımın aşağı yukarı ne olduğunu anladınız.

Hemen hemen her gün o restauranta gittiğimiz için, hemen hemen hergün o kitapçıya da gidiyordum. Burası küçük bir dükkandı, giriş kapısının tam karşısında, dükkanın öbür ucunda, kitapçının sahibi olan, uzun, kırlaşmış saçlarını toplamış, soluk renkli bisiklet yaka bir tişört giymiş (altında pantalon mu vardı, yoksa şort mu hiç hatılamıyorum) tel çerçeveli gözlüğü olan adam,kasanın başında oturmuş, onunla birlikte çalışıyor gibi hatırladığım bir kadınla konuşuyor olurdu genellikle. Dükkanın iki duvarı da kitaplarla çevriliydi, tam ortasında da o zamanki boyumdan yüksek bir kitap reyonu vardı.İşte ben başlarda o kitap reyonunun arkasına saklanarak, oradaki kitaplardan birini okurdum. O zamanlar, şimdiki gibi ufacık bir ses duyduğum için dikkatimin dağılıp başımı kitaptan kaldırtması nerede, kendimi resmen kitabın içine kilitlerdim ve dünya umrumda olmazdı; hatta hiç unutmuyorum, annemler Tom Hanks'in Philadelphia filmini izlerlerken, bende televizyonun dibinde film süresi boyunca bir kitap bitirmiştim (o filmi hala izlemiş değilim).

Ardından günler geçti, ve tabii kitapçının sahibi olan adamcağız, her gidişimde beni tanımaya, gizlice ve saatlerce ayakta dikilerek, gizli gizli kitap okuyuşumu farketmeye başladı. Bir gün bana bir tabure verdi,oturarak okuyayım diye, bir başka gün, göz ucuyla bir torbaya koyduğunu farkettiğim, Tübitak yayınlarından bir kitabı (okuma kitabı değil de bir etkinlik kitabıydı sanırım) bana hediye etti. O kitap hiçbir işime yaramadı ama yıllarca, adamın bana gösterdiği bir iyi niyet simgesi olduğu ve ona olan minnettarlığımı simgelediği için sakladım.

Çok daha küçük yaşlarımdan beri okumayı çok sevmişimdir, yani şimdiki kitapçılara olan tutkum, kitaplara olan sevgimden ve bir kitapçıda sevdiğim bu şeylerden yüzlerce olmasından mı kaynaklanıyor, bu ismini bilmediğim ama hala minnettarlık hissettiğim, Bodrum'daki kitapçı amcadan mı, yoksa ikisinden birden mi kaynaklanıyor bilemiyorum. Ancak, hayatımın geri kalanı boyunca tüm kitapçılara bağımlı oldum, ortaokul 1den lise sona kadar sürekli gittiğim, Antalya'da, Kale Kapısı'na giden yolun bir üst paralelindeki sahaf dükkanları(o bölgeye ne dendiğini unuttum, sanırım valilik deniyordu) benim için ikinci bir yuva gibiydi dersem abartmış olmam.

Ve ardından üniversite için, İstanbul'a geldim. Burada keşfettiğim üç tane Sahafçılar Çarşısı' da (biri Beyazıt'ta, biri Beyoğlu'nda,diğeri ise Kadıköy'deki Akmar Pasajı'nda.) acımasız insanlarla doluydu. Antalya'da tanıdıklığın verdiği torpil olmadan bile bir kitabı, buradaki sahaflardan en az üç kat daha ucuza alabiliyordum. Bu durum gittikçe sinirimi bozmaya başladı, ardından da nişanlımla tanıştım ve çıkmaya başladım. Ve sonra D&R lar tekelim oldu(mecazi anlamda tabii.)

Sanırım Kanyon'daki D&R dışında erişebildiğim tüm D&R'lara gittim. Capitol AVM D&R, Altunizade D&R, Caddebostan Kültür Merkezi D&R, Erenköy D&R, Suadiye D&R, Beyoğlu D&R, Astoria AVM D&R, Profilo AVM D&R, Cevahir AVM D&R,İstinye Park D&R (en çok çeşit buradaydı), Optimum Outlet AVM D&R, hatta bir keresinde nerede olduğunu hatırlamadığım bir benzincinin D&R'ı vardı, Onur benzin alırken şöyle bir göz atmıştım.

D&R dışında gittiğim hiç kitapçı yok mu diye merak edebilir, ve hatta olmamasını temenni bile edebilirsiniz. Ne yazık ki cevabım "evet, var" olacaktır. Kadıköy ve Beşiktaş'taki Alkım Kitabevleri, Nezih Kitabevi, Remzi Kitabevi, Megavizyon, Beyoğlu'ndaki ve Kadıköy'deki Mephisto Kitabevleri, Ada Kitabevi, Seyhan Müzik (içinde filmler ve kitaplarda barındıran Kadıköy'deki bir mağaza), Beyoğlu'ndaki İstiklal Kitabevi,İstiklal Caddesi'ndeki, adını hatırlayamadığım tüm kitap ve müzik dükkanları,Carrefour AVM'lerin kitap,film ve müzik reyonları, Beşiktaş'taki Kabalcı Kitabevi.. Daha varsa hatırlamıyorum.

Evet, muhtemelen bu size manyaklığım hakkında yeterli bilgiyi vermiştir.Burada bulunduğum 2.5 sene boyunca bu saydığım yerlere onlarca kez,hatta yüzlerce kez gittiğim olmuştur.Özellikle Anadolu Yakası'ndaki tüm D&R'larda hangi kitabın,hangi rafta durduğunu size söyleyebilirim. Hangi DVD nin,kitabın ya da müzik cdsinin, piyasada, en ucuz nerede satıldığını bilirim. Olur da bir yerden daha yüksek fiyata almış olduğum tek tük şeylerin daha ucuza satıldığını görürsem, kendimi kazıklanmış hissederim ve yakınmadan edemem. Elbette bir D&R kartı sahibiyim ve en son içinde biriken puanlarla aldığım kitapları 40 lira indirimle aldım. Hiç okumamış olsam da, arkadaşlarımın bahsettikleri kitapları mutlaka görmüşümdür ve onlar bahsederken, ben kitabın/filmin/albümün hangisi olduğunu kafamda canlandırabildiğim için mutluyumdur. Odamda, mini barlar gibi mini bir D&R barındırıyorum,artık raflardan taşan yüzlerce DVD ve kitabım var, albümlerim, yazmak için alınan özel defterlerim, Van Gogh'un Starry Night adlı resminin henüz yapılmamış,çeyiz olarak saklanan(evlendiğim zaman yapmayı düşünüyorum da) puzzle'ı, dosyalar, çikolatalar,Beatles takvimim, hatta mini planetarium'um bile var.( sonuncusunu almanın çok gereksiz olduğu kanısına nedense aldıktan sonra vardım)

"Peki bu kadar bağımlılık neden??" diye soracak olursanız, aşırı sinirlendiğimde bile sakinleştiğim, üzgün olduğumda, bakacak yüzlerce şey olduğu için kafamı dağıtabildiğim, somurtuk bir moddayken neşelenebildiğim, güven veren, iyi hissettiren, huzur bulduğum, sıcak yerler buralar çünkü. Herkesin, kötü hissettiğinde, kaçıp sığınabileceği yerler vardır, benim güvenli bölgem de buralar sanırım. Belki de böyle hissetmemin nedeni, Bodrum'daki kitapçı amcadır,bana tabure verişi, saatlerce üzerlerinde dikilerek kitap okumaya çalıştığım küçük ayaklarımın delice sevinmesine,ve kendimi bir çeşit evimdeymişim gibi hissetmeme neden olmuştu. Belki o adamcağız olmasaydı böyle olmayacaktım..hmm.. sanmıyorum, geçmişte ne olursa olsun, daima böyle küçük bir kitapçı manyağı olacağıma inanıyorum,ve ömrümün geri kalanını da bu şekilde geçirecek olmanın verdiği hazla yaşıyor olmak,harika birşey..

It's Complicated - İlişki Durumu: Karmaşık


Başrollerini Meryl Streep, Alec Baldwin ve Steve Martin'in paylaştığı It's Complicated, Meryl Streep ve Alec Baldwin'in muhteşem oyunculuklarıyla insanın içine işleyen, sımsıcak bir romantik komedi.

Jane, 50'li yaşlarını süren, eski eşi Jake'ten (Baldwin) yaklaşık 10 sene önce boşanmış, ve üç çocuğunun da teker teker evden ayrılmasıyla, kendini çok yalnız hissetmeye başlayan bir fırın sahibidir.Her ne kadar Jake, kendisinden bayağı küçük, biraz deli bir kadınla evlenmiş ve 50li yaşlarını yalnız geçirmemeyi başarmışsa da, Jane'in prensipleri, sırf yalnız kalmamak için gönül eğlendirmeye karşı katıdır.

Ancak oğlunun mezuniyetine katılmak için New York'a gittiğinde, ve oğlu kızkardeşleriyle birlikte bir partiye katılıp onu otelde yalnız bıraktığında, otelin barında eski kocası Jake'le karşılaşır. Jake yalnızdır, çünkü üvey oğlu rahatsızlanmış ve karısı da ona bakmak için evde kalmıştır. Bir süre Jake'in ısrarıyla birşeyler içip sohbet eden ikili, gecenin sonunda dans edecek, kıkırdayacak kadar sarhoş olurlar ve bu sarhoşluğun sonucu, Jake'in otel odasında birlikte olmalarıyla sonuçlanır. Jane'in kafası şimdi çok karışmıştır, çünkü evli olmasına rağmen Jake, onu istediğini ısrarla vurgulamakta, ve Jane'in kafasını karıştırmaktadır. İşin içine bir de Jane'in 10 yıldır yaptırmayı istediği mutfağı dizayn eden mimar Adam (Martin) girip, Jane'den hoşlanmaya başlayınca, Jane'in tüm dünyası altüst olur,artık özel yaşamını bir düzene sokması, ve Jake'le boşanmalarından hala üzüntü duyan çocuklarının incinmesini önlemesi gerekmektedir.

Bu film sinemalara geçen hafta cuma günü girdi ve hala salonlarda oynamaya devam ediyor. İzlediğimde, Meryl Streep'i neden bu kadar sevdiğimi bir kez daha anladım, muhteşem oyunculuğu, 20 yaşında bir genç kız olmama rağmen, 50li yaşlarda, yalnız bir anne olmanın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettirdi. Film, romantik komedi dalına giriyor,ancak aslında birçok yerde, gerçekleri yüzümüze vuruyor ve insanı hüzünlendiriyor. Jane'in yalnızlığını, iç geçirip öylesine bir omuz silkişinden, Jake'in bir hata yüzünden kaybettiği ailesini özlemle geri isteyişini, insanın içini burkan bakışlarından anlayıp, hüzünlerini içinizde hissedebiliyorsunuz.

Bunların dışında filmde birçok komik unsur var, özellikle de Jane'in büyük kızının nişanlısı Harley rolündeki John Krasinski, filmi olduğundan çok daha eğlenceli hale getiriyor. Kısacası, It's Complicated, sizi yer yer güldürecek, yer yer hüzünlendirecek ve birazcıkta, kelebeğe dönüşüp uçup giden ve ailesini geride bırakan bizlere, anne babalarımızı bıraktığımız için vicdan azabı duyduracak bir iki saat vaat ediyor. Gitmenizi öneririm, gidecek olanlara da iyi eğlenceler!:)

6 Şubat 2010 Cumartesi

Pushing Daisies


Yaratıcılığını Bryan Fuller'ın yaptığı, başrollerini Lee Pace ve Anna Friel'in paylaştığı, 7 Emmy Ödülü'nün yanında birçok ödül almış, 2007-2009 yılları arasında 2 sezon devam eden Pushing Daisies dizisi, New York Daily News tarafından "yıllardan beri yapılan en orijinal TV dizisi" olarak adlandırılmıştır. İki sezonu da izlemiş biri olarak, dizinin çekimlerinin ve hikayenin gerçekten de çok orijinal olduğunu belirtmeliyim.
Hikaye, bir dokunuşla ölüleri canlandırabilme yeteneğine sahip, yalnız bir turtacı olan Ned'in hikayesi. Ned, henüz bir çocukken, bir kamyonun altında kalan ölü köpeğini tek bir dokunuşla hayata döndürür ve bu sayede ölüleri hayata döndürebildiğini keşfeder. Henüz 9 yaşındayken gözlerinin önünde beyin kanaması yüzünden ölen annesini tek bir dokunuşla hayata döndürür, ancak bu mucizevi yeteneğiyle ilgili bilmediği birkaç minik pürüz vardır. Öncelikle ölü birini hayata bir dakikadan fazla bir süreliğine döndürürse, zaman bir dakikayı aştığında, hayata döndürülen canlıya eş değer, yakınlardaki başka bir canlı ölmektedir. Örneğin, hayata döndürülen birkaç ateş böceğinin bedeli iri bir örümcektir, Ned'in köpeği Digby'nin hayata dönmesinin bedeli bir-iki sincaptır. Ned'in annesinin hayata dönmesinin bedeli ise, Ned'in çocukluk aşkı Charlotte "Chuck" Charles'ın babasının ölmesidir.
Henüz 9 yaşında bir çocuk olan Ned, annesini ölümden döndürerek, Chuck'ın babasını ölüme göndermiş olduğu gerçeği yüzünden vicdan azabıyla geçirdiği bir gün sonrasında, yeteneğiyle ilgili ikinci ve acı bir gerçeği daha keşfeder; gün boyunca ona dokunmamış olan annesi, gece onu yatırırken oğlunu alnından öpmek istediğinde, anında taş kesilir ve sonsuza kadar ölü olarak kalır.
"First touch - life, second touch - dead forever"mantığını kavrayarak büyüyen, ve kendi annesinin, Chuck'ın babasıyla aynı gün içinde ölmesinin verdiği yıkımla Chuck'tan ayrılarak, bir yatılı okula verilen Ned, zaman zaman Chuck'ı özlese de,onu bir daha 29 yaşına kadar görmez.
Aradan geçen 20 yıl sonrasında, Ned büyümüş ve "Pie Hole" adını verdiği turta dükkanını açmıştır. Mucizevi yeteneğiyle ilgili sırrını kendinden başka bilen tek kişi olan ve bunu da tesadüfen öğrenmiş olan Özel Dedektif Emerson Cod (Chi McBride) ile birlikte,yeteneğini, kurbanları hayata bir dakikalığına döndürüp,onlardan katillerinin ismini alarak, cinayet davalarını çözmek için kullanmaktadır. Her ne kadar bu iş için karşılığında para alsa da Ned, adaletin yerini bulmasında büyük bir görev üstlendiğini düşünmektedir. Ancak hayatı, Cod'un ona getirdiği yeni bir davayla alt üst olur; bu sefer ki kurban, gemiyle turistik bir geziye çıkmış yalnız turist Charlotte Charles'tır, boğularak öldürülmüş, ardından da denize atılmıştır.
Ned'in sıradaki görevi çok zordur, yıllarca görmediği çocukluk aşkını bir dokunuşla hayata döndürür,ona durumu açıklar ve bir dakika içinde ondan katilini öğrenmeye çalışır.Ancak iş Chuck'a tekrar dokunup, onu sonsuz uykusuna göndermeye geldiğinde, ona hala aşık olduğunu hissedip bunu yapamaz - her ne kadar yakınlardaki birinin öleceğini bilse de (ve ölürde.).
Daha sonra Ned'i, yeteneğini sadece kar amaçlı değil,iyilik için de kullanması yönünde teşvik eden Chuck, Ned ve Emerson'ın özel dedektiflik girişiminin üçüncü ortağı olur. Artık hayat, tek bir korkunç ayrıntı haricinde Ned ve Chuck için mükemmeldir. Ned, Chuck'a bir daha dokunursa, Chuck bu defa sonsuza kadar ölecektir.
Bu dizinin her detayına bayıldım, ana hikayeden tutun, çözdükleri cinayetleri anlatan yan hikayelere,karakterlere, müziğine , bir masal diyarından fırlamış gibi görünen görüntü kalitesine; ancak sanırım beni en çok cezbeden, en ufak bir temasın ölümcül olacağı, yakındayken bile uzaktan sevmek zorunda bırakan aşktı. Bir insana çok aşık olduğunuzu, ancak her ne kadar yakınlarında olsanızda, herhangi bir temasa maruz kalmamak için hep tetikte olduğunuzu, ve ona kazayla dokunacak olursanız, ya onun ya da kendinizin ölebileceğini hayal edebiliyor musunuz?
Bu fikrin orijinalliği ve kusursuzluğu, yazmak için daima orijinal bir fikir arayan beynimi dumura uğratıp,kendine hayran bıraktırdı diyebilirim. Ancak üzücü olan şey,bu dizinin her ne kadar dünya çapında binlerce hayranı olsa da, ikinci sezon sonunda yarım kalan bir çok hikayeyle, hızlı ve birazcıkta havada kalan bir sonla bitirilmek zorunda kalınması ve gösterimden kaldırılması. Facebook'ta, sadece benim hayranı olduğum sayfasında bile 119.600 fanı bulunması, dizinin ne kadar sevildiğinin büyük bir kanıtı.
Yaratıcı ve yazar Bryan Fuller'la yapılan bir röportajda, Fuller'ın da dizinin kaldırılması konusunda üzgün olduğunu ve gerekli maddi desteği sağlayabilirlerse, yarım kalan hikayelerin tamamlandığı, ve herşeyin gerçek bir sona erdiği bir film yapma fikrinin olduğunu okudum. Bunun dışında, dizinin şu anda Amerika'da yayınlanan çizgi romanları, onlara erişebilenlere, hikayenin devamını anlatıyor. Burada komik olan ise, 7 Emmy'nin dışında, bir çok ödüle aday olmuş, ve aday olduklarının çoğunu kazanmış, çok beğenilen ve sevilen bir dizinin neden gösterimden kaldırıldığı.
Benim naçizane fikrim, her ne kadar tatmin edici bir sona varmasa da, eğer denk gelirseniz, bu diziyi izlemeniz yönünde. Çünkü, eğer orijinal fikirleri, görsel güzellikleri, detayları ve ulaşılamayan aşkları seviyorsanız, bu diziyi de çok seveceksiniz.

You've Got Mail - Mesajınız Var


Uyandım ve hevesle, bilgisayarımı açıp, bebek blogum diye tabir ettiğim, birkaç saatlik blogumun başına oturdum. Dün gece birkaç arkadaşıma, blogumu desteklemeleri için davetler göndermiştim ve birçoğu beni kırmayıp geri dönerek,bloguma göz atacaklarını söyleyen mesajlar bıraktılar.Nasıl olur da sevinmem? Bu blogun amacı, kendi kendime konuşmak değil, insanlarla iletişim kurmamı, sevdiğim konularda tartışmamı sağlamak, ve bunun için gerçekten sabırsızlanıyorum:) Bu yüzden rafları hiç abartısız tıka basa kitap,film ve albüm dolu 5 er raflı dört kitaplığıma uzun uzun bakarak, bir sonraki konumun hangisi olacağını düşündüm. Şu an fazla kapsamlı yazacak kadar vaktim olmamasına rağmen, büyük bir hevesle oturdum ve seçtiğim You've Got Mail - Mesajınız Var adlı film hakkında yazmaya karar verdim.
Dün, Sherlock Holmes tan hem film, hem kitap olarak bahsetmiştim, bugün ise, You've Got Mail' den hem film, hemde soundtrack olarak bahsedeceğim.
1998, Nora Ephron yapımı filmin başrollerini, unutulmaz ikili Tom Hanks ve Meg Ryan paylaşıyor. İlk olarak "Joe Versus The Volcano" ardından "Sleepless In Seattle - Sevginin Bağladıkları" adlı filmlerde birlikte oynayan ikilinin üçüncü filmi "You've Got Mail"; New York'ta, Köşe Başındaki Dükkan ( Just Around The Corner) adlı mütevazı çocuk kitapçısının sahibi Kathleen Kelly ve onun dükkanının çok yakınında, yeni, birkaç katlı, kocaman ve batan kitabevlerinden satın aldığı kitapları indirimle satarak müşteri çeken Fox Kitabevi'nin kurucusu, zengin işadamı Joe Fox'un hikayesini anlatıyor. Gerçek hayatta, iş dünyasında birbirlerinin rakipleri olduklarını bilmeden ilk kez tanışmaları, Joe'nun,babasının, 5 yaşındaki oğlu olan üvey kardeşi Matt ile büyükbabasının kızı olan 10 yaşlarındaki halası Annabelle'i eğlenceli bir gün geçirmek üzere gezdirirken,masal saati olan Köşe Başındaki Dükkan'a rastgelmeleri ve masal dinlemek için içeri girmeleri sayesinde gerçekleşir. Ayaküstü yapılan,tezgah başındaki sohbet, Kathleen ve Joe'nun birbirlerinden, bir nebze olsun etkilenmelerini sağlar. Joe, iş piyasasında Kathleen'in çok büyük bir rakibi olduğunu bilmesine rağmen, Kathleen safça onu, devamlı müşterisi olması için dükkana davet eder, ve onun baş düşmanı olduğunu, yazarların, editörlerin, ve kitap işinde olanların davet edildiği bir noel partisindeki karşılaşmalarına kadar bilemez. Her ne kadar Kathleen'in birlikte yaşadığı sevgilisi köşe yazarı Frank ve Joe'nun birlikte yaşadığı kız arkadaşı editör Patricia, o davetin sonunda birbirlerinden hoşlanmış gibi görünseler de, parti boyunca Joe ve Kathleen, birbirlerini itham etmeyi, suçlamayı ve aşağılamayı sürdürürler. İkisi de berbat birer gece geçirdikten sonra, filmin başından beri e-maille yazıştıklarını gördüğümüz, hakkında hiç özel bir bilgi (isimleri dahil) bilmedikleri, ve öylesine sıradan, saçma şeyler yazarak eğlendikleri,internet arkadaşlarına, yine mail aracılığıyla içlerini döküp,kendilerini ne kadar kötü hissettiklerinden bahsederler. Kathleen, duygusuz bir para babasına kendini ezdirdiği ve karşılığında bir cevap dahi veremediğinden, Joe ise savunmasız ve suçsuz bir kadını acı sözleriyle ezdiğinden, acımasızlığından yakınmaktadır. Başından beri ikisinin de bilmedikleri ancak bizim bildiğimiz şey ise; içlerini döktükleri, birbirlerinden yakındıkları ve belki de yazışmak bu kadar rahat olduğu için, en yakın arkadaşlarından saydıkları, haklarında en ufak bilgileri bile olmadığı bu e-mail arkadaşları yine birbirleridir.
İş hayatında düşman olup birbirlerinden nefret eden bu iki kişinin, özel hayatlarında,mailleşerek, birbirlerine tavsiyeler vermeleri, dertlerini paylaşmaları, filmin ironik, ancak bir o kadar da güzel tarafı. İzleyenlerde filmin sonunun ne olacağına dair büyük bir merak uyandıran bu ironi, yer yer güldürerek, yer yer hüzünlendirerek, yer yerse heyecanlandırarak, izleyiciyi filme bağımlı hale getiriyor. Dünya üzerindeki tesadüflerin, kötü bile görünseler, aslında ne kadar tatlı olabileceğini düşündürüyor.
Bu filmi 11-12 yaşlarında, televizyonda ilk kez izlediğimden beri (Türkiye'de gösterime girme tarihi 1999'du), bu zamana kadar yaklaşık 12-15 kere daha izledim. Deli olduğumu düşünebilirsiniz, ancak bazı filmler ve bazı kitaplar üzerimde bu etkiyi yaparlar, gerçek dünyadan kaçıp, onlara sığınma isteği uyandırırlar içimde. Kathleen karakterinin, saflığı, dürüstlüğü, ve kendisine ne kadar kötü şekilde davranmış olsa da, Joe'ya kötü şeyler söyleme hakkının olmadığına inanışı, iyi, ahlaklı ve erdemli bir insanın varlığına kanıt oluşturuyor. Joe' nun ise, herşeye rağmen, Kathleen'in iyiliğinden ve saflığından etkilenerek, kendi kabalığından fazlasıyla utanç duyması, ardından ona aşık olduğunun farkına varıp, ona mükemmel bir arkadaş olabilmesi, aslında onun da kötü ya da acımasız değil, eğlenceli, zeki ve iyi kalpli biri olduğunu gösteriyor. Bu karakterler ve filmin genel havası, bana daima, her ne kadar hayatta birşeyler yolunda gitmese de, başka şeylerin yolunda gideceğini ve iyi olacağını hissettirir. Sanırım her izlediğimde Kathleen Kelly karakterinin naifliği bana da bulaşıyor, ve ben bundan hiç şikayetçi değilim. Bana kalırsa, romantik komedi alanında, şimdiye kadar ki en iyi yapılmış filmlerden biri.
Soundtrack'ine gelecek olursak, ne zaman dinlesem, kendimi bir filmin içinde hissetmeme neden olacak kadar harika şarkılar var. Öncelikle track listesini buraya yazıyorum:

1.Harry Nilsson - "The Puppy Song" - 2:43
2.The Cranberries - "Dreams" - 4:31
3.Bobby Darin - "Splish Splash" - 2:12
4.Louis Armstrong - "Dummy Song" - 2:19
5.Harry Nilsson - "Remember" - 4:02
6.Roy Orbison - "Dream" - 2:12
7.Bobby Day - "Rockin' Robin" - 2:36
8.Randy Newman - "Lonely at the Top" - 2:32
9.Stevie Wonder - "Signed, Sealed, Delivered I'm Yours" - 2:38
10.Sinéad O'Connor - "I Guess the Lord Must Be in New York City" - 3:08
11.Harry Nilsson - "Over the Rainbow" - 3:31
12.Carole King - "Anyone At All" - 3:09
13.Billy Williams - "I'm Gonna Sit Right Down and Write Myself a Letter" - 2:08
14.George Fenton - "The 'You've Got Mail' Suite" - 5:36
15.Jimmy Durante - "You Made Me Love You" - 3:04

Harry Nilsson'ın Puppy Song'u, aynı zamanda filmin açılış parçası, bence müthiş keyifli sözleri ve müziği olan çok hoş bir parça. The Cranberries'in Dreams'i, Joe ve Kathleen'in, filmin başında birbirlerine gönderdikleri mailleri okuduktan sonra, işe gitmek üzere New York sokaklarında yürürler ve birbirlerinin yanından geçip giderlerken fonda duyabilirsiniz.Aynı zamanda bu parçayı yolda yürürken dinlediğimde, kendimi iyi, zinde ve bir filmin içindeymiş gibi hissetmeden edemiyorum. Louis Armstrong'un o müthiş sesiyle seslendirdiği Dummy Song'u her dinlediğimde gülümsüyor, Harry Nilsson'ın Remember'ını ve Roy Orbison'un Dream' ini dinlediğimde hüzünleniyorum. Ama belki de bu albümdeki en favori parçam Randy Newman'ın "Lonely At The Top" ı. Parçanın girişindeki ilk birkaç notayla birlikte ironi hissi, buram buram her yanınıza bulaşıyor. Sadece sözlerinde değil, müziğinde de acı bir gülümsemeyi hissedebilirsiniz. Herşeyi olan, zirvede olan bir adamın yalnızlığını anlatan bu şarkı, filmde, Joe'nun babasının, Matt'in annesinden ayrılıp, bir süreliğine teknesinde yaşamaya gittiği sahnede çalıyor,ve sahneye müthiş derecede uymuş bir parça, gerek sözü, gerek müziğiyle.
Sinead O'Connor'ın I Guess The Lord Must Be In New York City' si, insanda, yeni ve iyi birşeylerin başlayacağı hissini uyandırıyor. Yine Harry Nilsson'ın seslendirdiği ve filmin son sahnesinde duyduğumuz Over The Rainbow bizi romantizmin doruklarına taşıyor.
Albümün son iki parçası, "The 'You've Got Mail' Suite" ve "You Made Me Love You" ise film için yapılmış parçalar. Karakterler yolda yürürken, Fox Kitabevi'ni ilk kez farkederken, maillerine bakmak için, sevgililerinin evden çıkmalarını gizlice gözetlerken, vb., geri planda çalan ,hareketlere, mimiklere ve nidalara uygun, hoş parçalar bunlar. Kısacası, soundtrack'i dinlemek, filmi izlemeye benziyor, tatlı, huzurlu, romantik ve sıcak bir deneyim.
Evet, yazımın sonuna geldim, sanırım, herkes benim bu filmi ne kadar beğendiğimi anlamıştır.:) Eğer hala filmi izlememiş veya albümü dinlememişseniz, şiddetle tavsiye ederim. İnanın izledikten sonraki birkaç saat boyunca sıcacık bir kalple gezeceksiniz.:)

5 Şubat 2010 Cuma

Sherlock Holmes


İlk olarak, yaklaşık üç haftadır vizyonda ve ünlü bir kitap serisinden uyarlanarak çekilmiş, Sherlock Holmes filmiyle başlamaya karar verdim; nitekim, şu anda bayağı gündemde olan James Cameron yapımı "Avatar" filmine karşı gişe hasılatı konusunda rakip gösterilen, baş rollerini Robert Downey Jr., Jude Law ve Rachel McAdams'ın paylaştığı çok konuşulan ve beğenilen bir film. Kitap uyarlaması olması da benim için ayrı bir avantaj, çünkü böylelikle, okuduğum ilk Sherlock Holmes kitabı olan Korku Vadisi (The Valley Of Fear) 'ndeki orijinal karakterlerle karşılaştırma yapabilirim.
İlk olarak kitabın yazarı hakkında kısa bir bilgi vermek ve Sherlock Holmes karakterini oluşturan fikri paylaşmak istiyorum.
Kitap serisinin yazarı Sir Arthur Conan Doyle, 1859-1930 yılları arasında yaşamıştır. Edinburgh Üniversitesi'nde tıp okuduktan sonra,1882 de Poursmouth'un bir kenar mahallesine yerleşti ve 1890 yılına kadar doktorluk yaptı.İlk eserlerini bu sırada yazdı. 1891 den sonra kendini daha çok edebiyata verdi.Hekimlikle ilgisini kesmeyen yazar, İngiliz ordusunda görev aldı, Güney Afrika'da Bloemfontein'deki sahra hastahanesinde çalıştı. 1889-1902 Boer Savaşı sırasında gösterdiği yararlılıklar nedeniyle soyluluk ünvanı kazandı. 1. Dünya Savaşı'na Kuzey Fransa, İtalya ve Verdun cephelerinde katıldı. Savaşta kardeşini, oğlunu ve iki yeğenini kaybettikten sonra,doğaüstü konulara yöneldi. "Kızıl Leke, Dörtlünün Yemini,Sherlock Holmes un maceraları en tanınmış yapıtlarındandır. (Yazarı tanıtan bu kısa paragraf,İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, Korku Vadisi adlı kitabın arka kapağından alıntıdır.)
Bu tanıtma yazısını ilk okuduğumda, Doyle'u, Holmes karakterinin sadık dostu ve ortağı Dr. Watson'la bağdaştırmamam imkansızdı. Savaş gazisi, doktor ve hikayeyi anlatan kişi olarak tanımlanan Watson, yazarın kendisine birçok açıdan benziyor.Bu yüzden, Doyle'un Watson'ı yazarken, bu karakterde kendisini gördüğü sonucunu varsayabiliriz.
Sıra geldi Sherlock Holmes'a. Muhtemelen dedektif kahramanlar içerisinde en ünlüsü olan bu karakteri, Doyle'un, akıl yürütme yeteneği çok güçlü Edinburgh'lu bir öğretmenden esinlenerek yarattığı söylenmektedir. Bu bahsedilen öğretmene ilişkin henüz bir bilgi bulamadım, ancak itiraf etmeliyim ki, gerçekten, filmdeki ve kitaplardaki, morfin ve kokain kullanan ve bunları evdeki garip yerlere koyan, usta bir eskrimci, ve çok iyi keman çalan Holmes gibi biri olup olmadığını merak ediyorum.
Her ne kadar Sherlock Holmes filminin fragmanlarını aylar önce izlemiş ve bu filme gitmeyi kafama koymuş olsam da, Sherlock Holmes serisinden ilk okuduğum kitap olan Korku Vadisi'ni okuma nedenim,filmin sinemalara gelişinin yakın olması değildi. Diane Setterfield'ın yazdığı ve 2005 Amazon En İyi Kitap Ödülü'nü almış, "On Üçüncü Hikaye" adlı kitapta (aynı zamanda beni blogu açmaya iten kitap oydu - onun hakkında daha sonra yazacağım), yan karakterlerden biri, ana karaktere,içine düştüğü bunalımdan kurtulmak, kafasını toparlayabilmek için Sherlock Holmes romanlarından birini getirip okumasını tavsiye ediyordu. Adamın tavsiyesini yerine getiren kız, kitabın gerçekten de işe yaradığını görüyordu. Bunu okumuş olmak beni meraklandırdı ve depresif hissettiğim bir gün kitapçıya gidip Korku Vadisi'ni (kitapçıdaki tek Holmes romanıydı) aldım. Okurken şaşkınlıkla farkettim ki, On Üçüncü Hikaye'de iddia edilen şey gerçekti, bir Holmes romanı gerçekten de,insanı içinde bulunduğu depresif moddan çekip alabilecek kadar güçlü bir kitaptı. Güçlü olma nedeni olay örgüsü müydü, kafanızı kurcalayan karmaşık cinayetler miydi, yoksa ana karakterin kendisi miydi, itiraf etmem gerekirse bunu söyleyemem. Ama beni içinde bulunduğum bunalımlı anlardan çekip çıkardığını söyleyebilirim.
Filme gelirsek, serinin sadece bir kitabını okumuş olmam ve filmin konusunun da okuduğum hikayeden esinlenilmediğini göz önünde bulundurursak,kitapla film arasındaki benzerlik ve farklılıkları yazmam doğru olmaz. Ancak, yaptığım araştırma sonucu Sherlock Holmes karakterinin, Robert Downey Jr. tarafından canlandırılan karakterle neredeyse birebir olduğunu söyleyebilirim. Filmdeki Holmes'un, sarsak,pasaklı,dağınık ve dahice deliliği, Irene Adler'a karşı olan tutkusu, kitaplardaki Holmes'la aynı. Kısacası, filmin çok iyi canlandırılan karakterlerle, çok iyi bir adaptasyon olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Robert Downey Jr.'ın, sergilediği parmak ısırtan performansıyla, sinema tarihine en iyi Sherlock Holmes 'unu kazandırmış bulunduğunu iddia etmekten çekinmiyorum.

Blogumun Amacı

Geçenlerde,beni gerçekten etkileyen bir kitap okudum. Bu yeni birşey değil tabii, beni etkileyen yüzlerce kitap okumuş, film izlemiş, müzik dinlemişimdir. Ancak bu blogu kurmayı düşünmemi sağlayan o kitap olmuştu, çünkü, kitap bittikten sonra, hakkında konuşmak, tartışmak ve yazmak istediğim bir sürü şey vardı. Kitap eleştirisi yapma fikri her zaman bana cazip gelmiştir, yahut eleştiri demeyelim de, beğendiğim ve beğenmediğim kitaplar,filmler,müzikler hakkında yorumlar yapmak,bana hissettirdiklerini anlatabilmek,ve karşılığında benimle zevkleri aynı ya da farklı insanlarla üzerlerinde tartışmak. Bende nihayet, bu aralar aşırı yoğun olmama rağmen, bu blogu açmaya karar verdim. Hedefim, her hafta bir kitap, film ya da albüm, hatta şarkı hakkında kısa bir özet,tartışmaya açık noktalar ve okuduğum,dinlediğim yahut izlediğimde bana hissettirdiklerini yazabilmek. Lütfen, yazdığım konular hakkında, kendi yorumlarınızı bloguma yazın, burada tartışalım, oylamaya sunalım, paylaşalım. Şimdiden benimle bu eğlenceli işi paylaşacak herkese çok teşekkürler!