7 Şubat 2010 Pazar

Vampirler! - Twilight'la İlk Tanışmam


Gelin size bir hikaye anlatayım. Başrollerini Brad Pitt ve Tom Cruise'un oynadığı Interview With The Vampire / Vampirle Görüşme filmini küçük bir çocukken izlediğimden beri, vampirlere bayılırım. Nedenini bilmiyorm, ancak vampir diyince genelde içimde tuhaf bir his olur - kana susamışlık belki de:) Şaka bir yana bu lanetli yaratıkların gizemli dünyası daima ilgimi çekmiştir.
Filmden sonra -belki duymuşsunuzdur- Angela Sommer-Bodenburg'un o müthiş "Küçük Vampir" kitaplarını keşfettim. Aralarından ilk okuduğum, "Küçük Vampir ve Büyük Aşk" tı. Ardından bu kitap serisinin bulabildiğim her kitabını yalayıp yuttum, çocukluğumun en harika zamanlarındandı. Şimdi nasıl olurda vampirleri sevmeyebilirdim?
Okuduğum bir diğer vampir kitabı Vampirle Görüşme'nin yazarı Anne Rice'ın, "Vampirin Şarkısı /The Vampire Lestat" adlı kitabıydı. Bu kitabı sanırım lise hazırlık sıralarında, en yakın arkadaşım Melis'ten ödünç almıştım, ve bu kitap hala kitaplığımda duruyor.Konusu, Vampirle Görüşme'de Tom Cruise'un canlandırdığı Lestat karakterinin nasıl vampir olduğunu ve sonraki hayatını anlatıyordu.
Sonra 11. sınıftayken (lise 3de, yani 2007 yılında) bir gün,size D&R manyaklığımı anlattığım yazıda bahsettiğim sahaflardan birine gittim. Öylece kitaplara bakarken, yer hizasından biraz üstte duran, rafımsı bir yerde Dharma Yayınları'ndan yeni çıkmış birkaç kitap olduğunu gördüm. İkinci el değil, orijinallerdi,ve onları ilk defa görüyordum. Bir tanesinin adı Alacakaranlık'tı, kapağında bir kızın saçmasapan, uzun uzun baksanızda bir anlam veremediğiniz bir resmi vardı. Eğildim,kitaba uzanıp elime aldım, ve arkasını çevirip yavaşça okudum:

"Üç şeyden emindim: Birincisi, Edward bir vampirdi. İkincisi, ne kadar baskın olduğunu bilemesem de, onun bu vampir yanı benim kanıma susamıştı. Üçüncüsü ise, koşulsuz ve geri dönülemez bir şekilde ona aşık olmuştum."

Arka kapaktaki yazının devamını (yani açıklayıcı olan yerini) okumadan önce bir an düşündüm, kafam çok hızlı bir biçimde parçaları yerine oturttu ve beynimde kocaman harflerle ve neon ışıklarla yanıp sönen bir yazı belirdi : "Harika! İşte bugün almak için aradığın kitap!"
O zamanki parayla 5 milyona (o da sonra getireceğimi söyleyerek, 5 milyonda olsa o anda yanımdaki paranın neredeyse tamamını çıkarıp verecek halim yoktu) aldığım kitabımı, akşamüstü eve götürdüm ve okumaya başladım. Gecenin bir yarısı, hiç ara vermeden okuduğum bu 440 sayfalık kitabı bitirdim. Ertesi gün okula gitmedim ve neredeyse acil ihtiyaçlar dışında yatağımdan hiç çıkmayarak akşama kadar kitabı ikinci kez okudum. Hayatımda ilk defa bir kitabı arka arkaya iki kez okuyordum, sanırım ikincisi sindirebilmem içindi. İçimde alev alev birşeyler yanıyordu, ve ben içten içe, hatta kendimle konuşarak hayıflanıyordum: "Neden, neden bu kitabı ben yazmadım ki sanki?!"
Bu düşünce, aşırı derecede beğendiğim hikayeler okuduğumda yahut seyrettiğimde, yüzüme bir tokat gibi çarpar. "İşte bu!" derim kendi kendime, "İşte içinde kaybolmak, o duyguları hissetmek istediğim dünya!" Ama okumak yetmez, ya da izlemek, ancak yazarsam bir parçası olabileceğimi hissederim o dünyanın. Bu yüzden hayıflanırım işte, ara sıra , başkaları benim yazarken zevkten öleceğim hikayelerle benden önce piyasaya çıkıp geldiğinde.
Kitabın son cümlesini okuyanlar hatırlarlar : "Soğuk dudaklarını boynuma bastırmak için bir kez daha eğildi." Yani? Yani ne oldu?? Kız vampir oldu mu, yoksa olmadı mı, işin sonu ne?? Nasıl bunu yaparsınız, nasıl olayı havada bırakır ve beni meraktan kıvrandırırsınız, üstelik devamı niteliğinde ikinci bir kitap bile yokken!!
Bütün gece rüyamda, Alacakaranlık'ın ikinci kitabını yazarken gördüm kendimi, Bella'nın vampir olduğu ya da olmadığı iki versiyonla da. Ertesi sabah kalktığımda bir karara varmıştım, madem tatminsizlikle dopdoluydum, o halde kendimi mutlu edebilmek için tek bir yol vardı : Kendi benzer vampir hikayemi yazmak.
Yazdım mı, evet, öss sonuçlarını ve yetenek sınavlarının gelip kapıma dayanmasını beklediğim o yaz boyunca, geceleri masa lambasının altında, gündüzleri salondaki kanepenin üstünde yazdım. Bir ajandayı yazarak bitirdim, ikincisininde yarısına geldim. Size yazdıklarımın detayını vermeyeceğim, yalnızca yetenek sınavları nedeniyle hikayeyi yarım bıraktığımı, ardından da o ilk hevesim geçtiği ve bir noktada tıkandığım için yazmaya devam etmediğimi söyleyeceğim. Ayrıca, çok ilginç, hatta beni bir ara Twilight Saga'nın dördüncü kitabını okurken aşırı derecede ürkütmüş olan bir şey var; ister inanın ister inanmayın ama, bir vampirle bir ölümlünün, yarı ölümlü bir bebeğe sahip olması fikrini (ki okumayanlarınız için belirteyim, serinin dördüncü kitabı Şafak Vakti'nde böyle bir tema var) ben, Alacakaranlık'ın devam kitapları olmadığına inandığım zamanlar düşünüp mantıklı bir biçimde yazmaya çalışmıştım. Elbette Stephenie Meyer'ın olayları mantığa oturtma gücü benimkinden daha iyiydi, ama yine de..
Sakın saçma fikirlere kapıldığımı düşünmeyin, oturup Meyer'ın fikri benden çaldığını söyleyecek halim yok, buna en başta kendim gülerim. Ancak böyle durumlarla karşılaştığım zaman bir zamanlar kim olduğunu hatırlamadığım birinin söylediği sözler geliyor aklıma, sanırım bunları klasik müzik bestecileri için söylemişti; "Tüm muhteşem melodiler, tüm dahiyane fikirler havada asılı duruyor aslında, hepimiz zaman zaman onlardan birkaç tane yakalıyoruz, ancak bazen iki ya da daha fazla kişi aynı fikri yakalayabiliyor, böyle durumlarda, bu fikri ilk sergileyen kişi fikrin asıl sahibi oluyor." Bu cümle bana kafamda, Stephenie Meyer ve başka birçok "bu fikri ben düşünmüştüm!" dediğim kişilerin ellerimden zorla bir takım fikirlerle dolu kağıtları çekip aldığı imajı yaratıyor mu? Evet. Peki buna inanıyor muyum? Elbette kimsenin elimden birşeyleri zorla çekiştirdiği yok, ancak nadiren böyle durumlarla karşı karşıya geldiğimde bu cümleyi düşünmek, köşeme sinip kabullenmemi sağlıyor.
Ardından 2008 yılı geliyor,nişanlımla çıkmaya başlayalı belki 6 ay belki daha fazla olmuş, hatırlamıyorum. Capitol'deki D&R da, Stephenie Meyer'ın yeni bir kitabını çıktığını görüyorum, adı Yeniay. "Aaa Onur, işte bu sana bahsettiğim Alacakaranlık adlı kitabın yazarı, yeni kitap mı çıkarmış?" (Lise sondan beri sevdiğim insanlarla paylaşmayı ve onlara okutmayı istediğim kitaplardan ilk üçü : Long John Silver, Olasılıksız ve Alacakaranlık) Ardından kitabın arka kapağını çevirip okuyorum: "Edward ve Cullen ailesinin diğer üyeleri Bella'nın doğumgünü için bir parti verirler, fakat Bella buna ısrarla karşı çıkmaktadır." Ne? Ne?? Ne??!! Edward? Cullen? Bella? Bunca zamandır gerisi yok diye içimde bir istiridyenin inci büyütürken çektiğine benzer bir acıyla dolaşırken, ve kendi yazma girişimim bile alt üst olmuşken bu kitabın bir ikincisi olduğunu bana nasıl söylemezsiniz?! Kısacası, yerimde sevinçten zıpladım, hiç beklemediğin bir anda ikramiyenin sana çıktığını öğrenmek gibi bir histi bu, bir kadın dönüp bana deli miyim diye baktı, Onur etrafına telaşlı bakışlar atarak sakin olmamı rica etti, yine de kim hakkımda ne düşünürse düşünsün, eve sonunda merakımı dindirecek ilaç olan o kitapla gittiğimde, günün kazananı bendim.
Tabii ki Yeniay kitabı, Alacakaranlık'ın filmi çekildiği için Epsilon Yayınları tarafından çıkarılmıştı piyasaya. Sonra üçüncü ve dördüncü kitaplar çıktı piyasaya, Tutulma ve Şafak Vakti. Şafak Vakti'nin son sayfasını da okuduğumda yaklaşık üç yıllık merak maratonum bitmişti, artık rahat bir nefes alabilirdim.
Filmlere gelince, ilk filmin yeteri kadar iyi olmadığına inanıyorum. Kristen Stewart, karşısında, rolgereği hayranlık duyması ve deli gibi aşık olması gereken kişiye biraz olsun aşık bakamıyor, davranışlarının, oyunculuğunun bana biraz soğuk geldiğini söylemeliyim. Çok iyi bir kitap uyarlaması olmamasına rağmen, iyi sahneler ve efektler olduğunu itiraf ediyorum. İkinci film ise ilkinden çok çok daha iyiydi, gazetede okuduğuma göre yönetmen değişmişti sanırım,ve ikinci kitabı filme uyarlamak ilkine nispeten çok daha zor da olsa, iyi iş çıkarmışlar.Kitaptaki ayrıntıları yansıtışları güzeldi. Kristen Stewart'ın oyunculuğunu bu filmde ele alırsak, ilkine göre daha iyiydi, muhtemelen daha önceki filmlerinden izlediğim kadarıyla depresif karakterleri iyi oynadığı için. Robert Pattinson'ın oyunculuğuna gelecek olursak, ilk filmde,yer yer, Harry Potter'da canlandırdığı Cedric Diggory karakterinin hafif şımarık havasını üstünde görebiliyoruz, bu da kötü değil, aksine izleyicinin yüzüne anlayışla karışık bir sırıtmanın yayılmasına neden olabiliyor. Bunun dışında rol arkadaşından çok daha iyi bir oyunculuk yeteneğine sahip olduğunu düşünüyorum.
İşte, benim Alacakaranlık maceram da böyle.Hiç kimse daha Edward Cullen'ın ismini bilmezken, ben msn iletime, onun gibi bir kitap kahramanının beni alıp o tarz bir hayal dünyasına götürmesini istediğime dair şeyler yazardım.( Onur'un bunu okumaktan hoşlanacağını sanmıyorum, her neyse:S) Derken filmler çıktı ve çılgınlık başladı, nereye dönsem,siyahlar giyip, gotik vampirlere benzemeye çalışan (ancak pek bir halta benzemeyen) ve "Körstinin (Kristen Stewart'tan bahsediyor) bilmemne dergisinde giydiği şeyi gördünmüü, ıyy iyyrenç, Robe (yazıldığı gibi okuyarak) ona nassı bakıo yhaa, ohha felan oluyorum" diyen beyinlerinin süblimleşmeye başladığını düşünüp, zamane gençliğinin haline üzülmeme neden olan teenagerlarla burun buruna gelmeye, kimin elinde kitap görsem, kapağına bakmama gerek olmadan Twilight serisinden olduğunu bilmeye başladım. Ardından filmin karakterlerini iyice teşhir edecek şeyler çıktı piyasaya, artık çoğu kimse hikayeyle ilgilenmez oldu,kitaplar umurlarında bile olmadı, önemli olan şey başrol oyuncularının teşhir edilmesiydi. New Moon'u sinemada izlerken, önümüzde oturan kızlardan biri, Edward'ın Bella'ya evlenme teklif etmesi sonrasında, daha izleyenlerden hiçbiri şaşıramadan(kitabı okuyanlar hariç tabii) "Ohaa, nassı yaa şimdi nolcak?!!" diye resmen bir çığlık attı ve yanındaki -belli ki kitabı okumuş bir arkadaşıydı- kıza önce ne olacağını söyletmek için uğraştı, sonra tam kız söyleyecekken "Ya da dur dur söyleme üçüncü filmde izleyeceğim!" diye buyurdu.
Bu tarz insanlara gülmeden ve kitapların daha çok bu tarz kitlelere ulaştığına üzülmeden edemiyorum. Çünkü kitaplarda, olay örgüsü muhteşem, herşey yaratılan dünyanın mantık çerçevesine uygun ve yer yer hiç düşünmediğimiz bir biçimde bizi şaşırtabiliyor. Hikaye çok hoş, ve orijinal, şu anda piyasada onlarca taklidi olsa da hiçbiri bu kadar iyi bir hikayeye erişemedi. Filmler genç kitlelere hitap etme amacıyla çekilmiş, ve bazı yerlerde uyarlama daha iyi olabilecekken, olmadığı için kitapların yanında sönük kalıyor, yine de bu vasatlar anlamına gelmiyor. İkinci film kanaatimce birinciden daha iyiydi, umarım üçüncü hepsinden daha iyi olur.
Ben mi kitapları filmlere uyarlamaları konusunda çok hassas ve kılı kırk yarıyorum, yoksa kitapları okuyan herkes, filmlerin daha iyi olabileceği konusunda benimle hemfikir mi bilemiyorum. Sadece, bu kitap serisini nişanlısına okutmaya çalışan ve bunu yarı yarıya başarmış biri olarak, hikayeyi gerçekten sevdiğimi söyleyebilirim.
Son olarak yukarıya resim olarak, Dharma Yayınları'ından çıkan Alacakaranlık kitabımın resmini koyacağım ki, bu da, vampir hikayesini hepinizden önce okumuş olduğum konusunda haklılığımın ispatı olacak! Hah hah haa!:P:D

5 yorum:

  1. ahahaha bu duyguyu bende iyi biliyorum.. :D

    YanıtlaSil
  2. :D:D di mi? İşte biz de artık bu cümleyi düşünerek kendimizi teselli edeceğiz, nasıl bir teselliyse bu? :D

    YanıtlaSil
  3. Alacakaranlık'ın teenage kesime hitap ettiği bir gerçek ancak benim okurken kendimi hikayeye kaptırmamda güçlük çekmemin belki de tek nedeni kitabın kahramanının bir kız olması ve herşeyin onun gözünden anlatılmış olması. Bir kızın böylesine duygu yoğunluklarını ve çalkalanmalarını kendimle özdeşleştirerek okumam elbette imkansız ancak bütün bunlara rağmen kitabı kesinlikle beğenmiştim. İnsanda kesinlikle merak uyandıran ve sonuna kadar okuma isteği uyandıran bir kitap. Arkasından da ikinci kitabı okudum. Açıkçası son 2 kitabı okumayı şu an pek düşünmüyorum. Özellikle filmleri çekilmeye başladıktan ve Alacakaranlık serisi resmen "piyasaya" düştüğünden beri, ve tabi ki dünya üzerindeki bütün kızlar "Edvıııııırd!!" diye ölüp ölüp dirildikleri için bu seri benim için cazibesini belirgin biçimde yitirdi. Eğer son 2 kitabı okursam bunun tek nedeni filmlerini izlemeden önce kitaplarını okumak istediğim için olur muhtemelen.

    YanıtlaSil