6 Şubat 2010 Cumartesi

You've Got Mail - Mesajınız Var


Uyandım ve hevesle, bilgisayarımı açıp, bebek blogum diye tabir ettiğim, birkaç saatlik blogumun başına oturdum. Dün gece birkaç arkadaşıma, blogumu desteklemeleri için davetler göndermiştim ve birçoğu beni kırmayıp geri dönerek,bloguma göz atacaklarını söyleyen mesajlar bıraktılar.Nasıl olur da sevinmem? Bu blogun amacı, kendi kendime konuşmak değil, insanlarla iletişim kurmamı, sevdiğim konularda tartışmamı sağlamak, ve bunun için gerçekten sabırsızlanıyorum:) Bu yüzden rafları hiç abartısız tıka basa kitap,film ve albüm dolu 5 er raflı dört kitaplığıma uzun uzun bakarak, bir sonraki konumun hangisi olacağını düşündüm. Şu an fazla kapsamlı yazacak kadar vaktim olmamasına rağmen, büyük bir hevesle oturdum ve seçtiğim You've Got Mail - Mesajınız Var adlı film hakkında yazmaya karar verdim.
Dün, Sherlock Holmes tan hem film, hem kitap olarak bahsetmiştim, bugün ise, You've Got Mail' den hem film, hemde soundtrack olarak bahsedeceğim.
1998, Nora Ephron yapımı filmin başrollerini, unutulmaz ikili Tom Hanks ve Meg Ryan paylaşıyor. İlk olarak "Joe Versus The Volcano" ardından "Sleepless In Seattle - Sevginin Bağladıkları" adlı filmlerde birlikte oynayan ikilinin üçüncü filmi "You've Got Mail"; New York'ta, Köşe Başındaki Dükkan ( Just Around The Corner) adlı mütevazı çocuk kitapçısının sahibi Kathleen Kelly ve onun dükkanının çok yakınında, yeni, birkaç katlı, kocaman ve batan kitabevlerinden satın aldığı kitapları indirimle satarak müşteri çeken Fox Kitabevi'nin kurucusu, zengin işadamı Joe Fox'un hikayesini anlatıyor. Gerçek hayatta, iş dünyasında birbirlerinin rakipleri olduklarını bilmeden ilk kez tanışmaları, Joe'nun,babasının, 5 yaşındaki oğlu olan üvey kardeşi Matt ile büyükbabasının kızı olan 10 yaşlarındaki halası Annabelle'i eğlenceli bir gün geçirmek üzere gezdirirken,masal saati olan Köşe Başındaki Dükkan'a rastgelmeleri ve masal dinlemek için içeri girmeleri sayesinde gerçekleşir. Ayaküstü yapılan,tezgah başındaki sohbet, Kathleen ve Joe'nun birbirlerinden, bir nebze olsun etkilenmelerini sağlar. Joe, iş piyasasında Kathleen'in çok büyük bir rakibi olduğunu bilmesine rağmen, Kathleen safça onu, devamlı müşterisi olması için dükkana davet eder, ve onun baş düşmanı olduğunu, yazarların, editörlerin, ve kitap işinde olanların davet edildiği bir noel partisindeki karşılaşmalarına kadar bilemez. Her ne kadar Kathleen'in birlikte yaşadığı sevgilisi köşe yazarı Frank ve Joe'nun birlikte yaşadığı kız arkadaşı editör Patricia, o davetin sonunda birbirlerinden hoşlanmış gibi görünseler de, parti boyunca Joe ve Kathleen, birbirlerini itham etmeyi, suçlamayı ve aşağılamayı sürdürürler. İkisi de berbat birer gece geçirdikten sonra, filmin başından beri e-maille yazıştıklarını gördüğümüz, hakkında hiç özel bir bilgi (isimleri dahil) bilmedikleri, ve öylesine sıradan, saçma şeyler yazarak eğlendikleri,internet arkadaşlarına, yine mail aracılığıyla içlerini döküp,kendilerini ne kadar kötü hissettiklerinden bahsederler. Kathleen, duygusuz bir para babasına kendini ezdirdiği ve karşılığında bir cevap dahi veremediğinden, Joe ise savunmasız ve suçsuz bir kadını acı sözleriyle ezdiğinden, acımasızlığından yakınmaktadır. Başından beri ikisinin de bilmedikleri ancak bizim bildiğimiz şey ise; içlerini döktükleri, birbirlerinden yakındıkları ve belki de yazışmak bu kadar rahat olduğu için, en yakın arkadaşlarından saydıkları, haklarında en ufak bilgileri bile olmadığı bu e-mail arkadaşları yine birbirleridir.
İş hayatında düşman olup birbirlerinden nefret eden bu iki kişinin, özel hayatlarında,mailleşerek, birbirlerine tavsiyeler vermeleri, dertlerini paylaşmaları, filmin ironik, ancak bir o kadar da güzel tarafı. İzleyenlerde filmin sonunun ne olacağına dair büyük bir merak uyandıran bu ironi, yer yer güldürerek, yer yer hüzünlendirerek, yer yerse heyecanlandırarak, izleyiciyi filme bağımlı hale getiriyor. Dünya üzerindeki tesadüflerin, kötü bile görünseler, aslında ne kadar tatlı olabileceğini düşündürüyor.
Bu filmi 11-12 yaşlarında, televizyonda ilk kez izlediğimden beri (Türkiye'de gösterime girme tarihi 1999'du), bu zamana kadar yaklaşık 12-15 kere daha izledim. Deli olduğumu düşünebilirsiniz, ancak bazı filmler ve bazı kitaplar üzerimde bu etkiyi yaparlar, gerçek dünyadan kaçıp, onlara sığınma isteği uyandırırlar içimde. Kathleen karakterinin, saflığı, dürüstlüğü, ve kendisine ne kadar kötü şekilde davranmış olsa da, Joe'ya kötü şeyler söyleme hakkının olmadığına inanışı, iyi, ahlaklı ve erdemli bir insanın varlığına kanıt oluşturuyor. Joe' nun ise, herşeye rağmen, Kathleen'in iyiliğinden ve saflığından etkilenerek, kendi kabalığından fazlasıyla utanç duyması, ardından ona aşık olduğunun farkına varıp, ona mükemmel bir arkadaş olabilmesi, aslında onun da kötü ya da acımasız değil, eğlenceli, zeki ve iyi kalpli biri olduğunu gösteriyor. Bu karakterler ve filmin genel havası, bana daima, her ne kadar hayatta birşeyler yolunda gitmese de, başka şeylerin yolunda gideceğini ve iyi olacağını hissettirir. Sanırım her izlediğimde Kathleen Kelly karakterinin naifliği bana da bulaşıyor, ve ben bundan hiç şikayetçi değilim. Bana kalırsa, romantik komedi alanında, şimdiye kadar ki en iyi yapılmış filmlerden biri.
Soundtrack'ine gelecek olursak, ne zaman dinlesem, kendimi bir filmin içinde hissetmeme neden olacak kadar harika şarkılar var. Öncelikle track listesini buraya yazıyorum:

1.Harry Nilsson - "The Puppy Song" - 2:43
2.The Cranberries - "Dreams" - 4:31
3.Bobby Darin - "Splish Splash" - 2:12
4.Louis Armstrong - "Dummy Song" - 2:19
5.Harry Nilsson - "Remember" - 4:02
6.Roy Orbison - "Dream" - 2:12
7.Bobby Day - "Rockin' Robin" - 2:36
8.Randy Newman - "Lonely at the Top" - 2:32
9.Stevie Wonder - "Signed, Sealed, Delivered I'm Yours" - 2:38
10.Sinéad O'Connor - "I Guess the Lord Must Be in New York City" - 3:08
11.Harry Nilsson - "Over the Rainbow" - 3:31
12.Carole King - "Anyone At All" - 3:09
13.Billy Williams - "I'm Gonna Sit Right Down and Write Myself a Letter" - 2:08
14.George Fenton - "The 'You've Got Mail' Suite" - 5:36
15.Jimmy Durante - "You Made Me Love You" - 3:04

Harry Nilsson'ın Puppy Song'u, aynı zamanda filmin açılış parçası, bence müthiş keyifli sözleri ve müziği olan çok hoş bir parça. The Cranberries'in Dreams'i, Joe ve Kathleen'in, filmin başında birbirlerine gönderdikleri mailleri okuduktan sonra, işe gitmek üzere New York sokaklarında yürürler ve birbirlerinin yanından geçip giderlerken fonda duyabilirsiniz.Aynı zamanda bu parçayı yolda yürürken dinlediğimde, kendimi iyi, zinde ve bir filmin içindeymiş gibi hissetmeden edemiyorum. Louis Armstrong'un o müthiş sesiyle seslendirdiği Dummy Song'u her dinlediğimde gülümsüyor, Harry Nilsson'ın Remember'ını ve Roy Orbison'un Dream' ini dinlediğimde hüzünleniyorum. Ama belki de bu albümdeki en favori parçam Randy Newman'ın "Lonely At The Top" ı. Parçanın girişindeki ilk birkaç notayla birlikte ironi hissi, buram buram her yanınıza bulaşıyor. Sadece sözlerinde değil, müziğinde de acı bir gülümsemeyi hissedebilirsiniz. Herşeyi olan, zirvede olan bir adamın yalnızlığını anlatan bu şarkı, filmde, Joe'nun babasının, Matt'in annesinden ayrılıp, bir süreliğine teknesinde yaşamaya gittiği sahnede çalıyor,ve sahneye müthiş derecede uymuş bir parça, gerek sözü, gerek müziğiyle.
Sinead O'Connor'ın I Guess The Lord Must Be In New York City' si, insanda, yeni ve iyi birşeylerin başlayacağı hissini uyandırıyor. Yine Harry Nilsson'ın seslendirdiği ve filmin son sahnesinde duyduğumuz Over The Rainbow bizi romantizmin doruklarına taşıyor.
Albümün son iki parçası, "The 'You've Got Mail' Suite" ve "You Made Me Love You" ise film için yapılmış parçalar. Karakterler yolda yürürken, Fox Kitabevi'ni ilk kez farkederken, maillerine bakmak için, sevgililerinin evden çıkmalarını gizlice gözetlerken, vb., geri planda çalan ,hareketlere, mimiklere ve nidalara uygun, hoş parçalar bunlar. Kısacası, soundtrack'i dinlemek, filmi izlemeye benziyor, tatlı, huzurlu, romantik ve sıcak bir deneyim.
Evet, yazımın sonuna geldim, sanırım, herkes benim bu filmi ne kadar beğendiğimi anlamıştır.:) Eğer hala filmi izlememiş veya albümü dinlememişseniz, şiddetle tavsiye ederim. İnanın izledikten sonraki birkaç saat boyunca sıcacık bir kalple gezeceksiniz.:)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder