30 Nisan 2010 Cuma

Dünyanın Sonu'nu Getiren Filmler!







Birçoğunuz 2012 filmini izlemişsinizdir. Ya da Nicholas Cage'in başrolünde oynadığı Knowing/ Kehanet adlı filmi. En azından herkes 1998 yılında gösterime girmiş ve televizyonlarda binlerce kez verilmiş, Elijah Wood'un Frodo Baggins olmasından çok çok daha önce Leo Biederman olarak oynadığı Deep Impact/Derin Darbe filmini izlemiştir. Bu yazı bu filmlerle alakalı bir yazı değil, bu yazı bu filmlerin ortak konusunu ele alan bir yazı; dünyanın sonunu.
Muhtemelen dünyanın sonunu ele alan belki de onlarca film çevrilmiştir,şahsen hepsini bilmem imkansız, çünkü bir çok insanoğlu (ya da kızı,her neyse) gibi bende dünyanın ve insanlığın sonunu görmekten rahatsız olan biriyimdir. Bu rahatsızlığımı da bu üç film üzerinden dile getirmek istiyorum, çünkü izlediğim ve hatırladığım kadarıyla sadece bu üç film, dünyanın sonunda neler olduğunu gösteriyordu.
Öncelikle bu filmlerin en eskisiyle başlayacağım; Deep Impact ile. Herşey, şeker çocuk Elijah'nın (filmdeki adıyla Leo) 15 yaşlarında,bir gözlemevinde amatör olarak gözlem yaparken, devasa boyutlardaki bir göktaşının yörüngesinin, dünyadan geçtiğini ve eninde sonunda dünyaya çarpacağını keşfetmesiyle başlamakta, bu konuyla ilgili olarak yetkilileri uyarmasıyla, yetkililerin gerekli düzenlemeleri yapıp, astronotlardan oluşan bir timi çok geç olmadan göktaşını yok etmeleri için uzaya göndermesiyle devam eder. Bu tim göktaşını yok etmeye çalışırken onu yanlışlıkla büyük ve küçük parça olmak üzere iki parçaya ayırır,sonra da ellerinden başka birşey gelemeyeceği için kendi hayatlarını büyük parçayı yok etmek için feda ederler. Bu işe yaramıştır, ancak hiçkimsenin dünyaya yaklaşmakta olan küçük parça için yapabileceği birşey yoktur. Derken ABD Başkanı olan Morgan Freeman, tüm karizmatikliğiyle halkına taşın dünyaya çarpacağını duyurur, 200.000 bilim adamı,asker ve önemli şahsiyetlerden oluşan bir grup ile kurayla seçilmiş 800.000 sıradan Amerikan vatandaşı, çarpışmadan sonra,dünyadaki insan varlığını sürdürmeleri için yer altında inşa edilmiş birtakım sığınaklara sığınma hakkına sahip olmuştur.Bunların arasında elbette göktaşını ilk farkeden Elijah ve ailesi de vardır, ancak aşık olduğu kız ve ailesi yoktur. Bu yüzden Elijah bir mobiletin üzerinde gidip sevdiği kızı ve kızın daha bebek olan kardeşini kahramanca sular altında kalmaktan kurtarır, derken bir tepeden olan biteni izlerlerken film biter. Göktaşı dünyaya çarpmış, her yer sular içinde kalmış ve farklı ülkelerde, gazete okuyan,bisiklete binen,kaçmaya çalışan ya da durup öylece ölmeyi bekleyen milyonlarca insan boğularak ölmüştür.
Aslında birkaç kere ve çoğunlukla çocukken izlediğim bu filmi severim. Rahatsız edici bir film sayılmaz,hiçbir zaman "ya öyle birşey olur da hepimiz ölürsek?" düşüncesine sokmamıştır beni çocukken dahi. Belki de bunun nedeni tüm sürecin Morgan Freeman'ın devlet başkanlığı yaptığı bir ABD de geçmesi ve diğer ülkeleri en son, herşey sular altında kalırken, yarımyamalak göstermeleridir. Yani Türkiye'ye birşey olup olmadığı konusunda herhangi bir bilgi yok. Ayrıca o yıla göre güzel efektlere sahip bir film olmasının da filmi sevmemde katkısı var.
İkinci olarak (izlediğim sırayla) 2012 yi ele almak istiyorum. Bu filmin görsel efektleri ve inandırıcılığı elbette Deep Impact'ten kıyaslanamayacak kadar üstündü. Ancak bu filmde de Jackson Curtis (John Cusack) in ailesini dünyanın sonundan kurtarmak için delicesine çırpınarak, ancak kişi başı 4 milyon euro'su olanların ve yine önemli insanların binmeye izinli olduğu gizli, dev gemilere götürme çabasını izliyoruz. Bu filmdeki ABD Başkanı ise Cehennem Silahı /Lethal Weapon filmlerinden tanıdığımız Denny Glover, yani yine Deep Impact'teki ABD Başkanı gibi zenci bir aktör. Böylesi kıyamet filmlerinde devamlı siyahi ABD Başkanları kullanmaları da çok ilginç aslında,özellikle de şu anki Başkan Obama'nın şimdiye kadar seçilmiş ilk siyahi başkan olduğu düşünülürse. Bu "Madem gerçekte şimdiye kadar siyahi ABD Başkanı olmadı bari filmde öyle olsun, zaten Morgan Freeman ve Denny Glover muhteşem aktörler" gibi bir anlayıştan mı yoksa "ABD' de bir siyahi devlet başkanı olduğu zaman mutlaka dünyanın sonu gelir" anlayışından mı ileri gelmekte hiçbir fikrim yok. Bu iki seçenekten ilkinin doğru olmasını ve Morgan Freeman ve Denny Glover gibi harika aktörlerin böyle bir felaket anında ABD halkına hitap etme yeteneklerinin çok çok üstün olduğu düşünülerek bu seçimlerde bulunulmuş olmasını ummaktayım.
Filmin sonu yine güllük gülistanlık bitiyor, yani en azından Curtis ailesi için.Onca çabadan sonra, verilen tüm kayıplara ve dünyadaki tüm kıtaların yer değiştirmesine rağmen, John Cusack ve ailesi o gemilerden birine ücretsiz (!) binmeyi başarıyor. Evet, bu filmde tıpkı Deep Impact'taki gibi insanlığın bencil ve kendini beğenmişliğinden izler taşıyor," biz akıllı varlıklarız ve bu sayede kıyametten bile yırttık" tarzında. Yine de filmi baştan sona Jackson Curtis açısından izlemiş olmamız yüzünden, onun ve ailesinin kurtuluşu, içimizde sanki biz kurtulmuşuz gibi bir rahatlama ve umut duygusu uyandırıyor. O yüzden sinema salonundan çıkarken tek düşündüğümüz, filmin harika görsel efektleri, ailenin ve insanlığın hatta o minik köpeğin kıyametten ve sular altında kalmaktan kurtuluşu oluyor. Bilinçaltımız bizi kendini beğenmişçe "Her zaman umut vardır" diye sakinleştiriyor. Tabii beyninizin bir köşesinde "Şu an böyle birşey olsa sence şimdiki hükümet seni beni düşünür de, Denny Glover ya da Morgan Freeman hükümeti gibi uğraş verir mi?" diye bağıran sesi önce duymazdan gelmeniz, sonrada içinizden küfrederek bastırmanızı saymıyorum.
Knowing/ Kehanet'e gelince, muhtemelen, şimdiye kadar ki en sinir bozucu felaket-dünyanın sonu filmi budur. Lucinda adında küçük bir kız 1950 lerde gittiği okulun bahçesine gömülecek ve 50 yıl sonra açılacak bir zaman kapsülü için, sınıf arkadaşlarıyla beraber "gelecekte neler olacak?" adlı masum bir konuyla ilgili resim yapması için görevlendirilir. Buradaki maksatın ne olduğunu şahsen bende bilmiyorum, 2009 yılında aynı okuldaki öğrenciler o kapsülü açıp 50 yıl önceki çocukların hayal güçlerini incelesinler diye sanırım. Her neyse herkes uzay gemisi vb. gibi resimler çizerken, Lucinda yanyana anlamsız sayılar yazarak kağıdı önlü arkalı doldurur. Ve elli yıl sonra bu kağıdı bir astrofizikçi olan Nicholas Cage'in filmdeki adıyla John Koestler'ın 9 yaşındaki oğlu bulur. Koestler, bu sayı diziminden bir anlam çıkarmaya çalışırken, aslında bu sayıların sırasıyla, 50 yıldır olan kazaların, felaketlerin gün,ay ve yıl olarak tarihlerini, ölen kişilerin sayısını ve kazaların olduğu koordinatları olduğunu keşfeder. Aynı zamanda şu ana kadar gerçekleşmemiş ve ileriki tarihlerde gerçekleşecek olan üç kehanetin daha olduğunu farkeder. Bunların ikisini bizzat yaşar, üçüncüsünü engellemek için uğraşır ve Lucinda hakkında araştırma yaparken, en son kehanette ölecek olduğu söylenen 33 kişinin, aslında 33 sayısı değilde ters olarak yazılmış iki EE harfi olduğunu öğrenir. Bunun anlamı "EVERYONE ELSE" tir, yani son felaket gerçekleştiğinde dünyadaki herkes ölecektir.Ve bunun nedeni, ne göktaşı, ne de 2012 deki gibi dünyanın kendi içindeki doğal nedenlerle yeryüzündeki canlıları yok edecek olmasıdır; bunun nedeni Güneş'in büyük bir patlama yaşayacak olması ve alevleriyle dünyayı magmasına kadar yakıp kavuracak olmasıdır.
Neden en sinir bozucu olan filmin bu olduğunu anlamışsınızdır herhalde, bu sefer kurtulma imkanı olan sular kaplamıyor yeryüzünü, herşey yanıp kül oluyor, dünya dahil. İşte bu filmde, aslında hiçbir umut yok, insanlarda kendini beğenmişlikten iz kalmamış,herkes korku içinde ve yanarak yok olacak. Daha fazla spoiler'lık edip filmin sonunu söylemeyeceğim, ancak senaryo yazarlarının, yine de hayat ve birazcık umut olsun diye ilginç (ve bana göre biraz saçma, ama sonradan düşündüğümde neden olmasın dediğim) biçimde bir son yazmış olduklarını belirtmeliyim. Bittikten sonra kendinizi gerçekten dağılmış hissediyorsunuz, çünkü böyle bir durumda gerçekten hiç umut yok, saklanmak, gemi yapmak ve biletlerini kişi başı 4 milyon euroya satmak falan yararsız.
Bu yazıyı niçin yazdım? Bende pek emin değilim, sanırım neden biz insanlar kendi sonumuzdan bu kadar korkuyor ve gündelik hayatımızda ölümü bu kadar aklımızdan uzak tutuyorken, sırf özel efektlerle seyirci çekmek için böyle dünyanın sonu filmleri yapıldığını irdelemek için. Bazıları 2012 de gerçekten birşeyler olacağını, bunun bir felaket olmasa bile tüm canlıların algısının çok daha açılıp bir üst seviyeye çıkacağını, aniden bir farkındalık yaşayacağımızı söylüyorlar. Bence bu çok korkutucu ve rahatsız edici birşey, belki de biz insanlık olarak salak kalmayı ve herhangi bir aydınla yaşamayı istemiyoruzdur, kimbilir, neden önce bize sorulmuyor ki? Bu tip şeyleri düşününce yaptığım tüm planlar saçma geliyor, 2012 de bir aydınlanma yaşayacaksam neden öss'ye bu sene girdim ki mesela? Aydınlandıktan sonra girseydim,tıp mıp kazansaydım? Ya da 2012de dünyanın sonu gelecekse ne diye bunca aydır üniversite için uğraşıp nişanlımı askere gönderdim ki? İki sene daha kaçsaydı askerlikten, mazeret bulsaydı gitmemek için zaten 2 sene sonra askerlik falan kalmayacaktı ortada.
Buradan tüm yönetmenlere sesleniyorum, ya felaket filmleri yapmayın, ya da yapacaksanız sadece ABDyi falan vuracak felaketler yapın ki, onlar da bunun için her türlü alet edevat geliştirip kendilerini kurtarsınlar, herşey güllük gülistanlık olsun, hatta neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları için insafa gelip, masum insanlara saldırma, bizi parmaklarında oynatma gibi kötü huylarından vazgeçsinler, herşey güzel olsun, John Lennon'ın Imagine şarkısındaki gibi kardeşlik dostluk olsun, hatta ABD Başkanı yeniden karizmatik Morgan Freeman olsun. Evet sevgili yönetmenler tüm bunları gerçekten başarırsanız, 2012 de ırkımızın yokolacağı varsa bile, varsın yok olsun, en azından barış içinde falan yok oluruz, gözümüz arkada kalmaz. Gerçi biz insanız, gözümüz daima arkada kalacaktır.
Şu 2012 yılını sağsalim bir atlatsak dostlar!

8 Nisan 2010 Perşembe

"The GREASE Musical"

Sonbahardan beri Onur'la Astoria AVM de tanıtım ve reklamını görüp durduğumuz (Onur askere gittikten sonra benim görüp durduğum) Grease müzikaline nihayet bilet almayı başardım dün! Biletlerin, Astoria'da "500 milyon üstü alışverişe 1 bilet" kampanyasını görmemizden ve " tek bilet dağıtan yer burasıysa asla gidemeyeceğiz " diye düşünmemizden (iki bilet için 1 milyarlık alışveriş mi yapacaktık yani?) aylar sonra Biletix'te satılmaya başlamış olması beni aşırı derecede mutlu etti. Yolda bir yere asılmış afişi görür görmez hemen bir Biletix bayiine koştum ve "Grease müzikalinin bilet fiyatları ne kadar?" diye sordum. İlginç bir biçimde, adam bana bakıp biraz da ukala bir ses tonuyla "Yunanistan Greece' mi?" diye sordu. Adamın yanlış şeyi düşünmesi bir yana, bana cahilmişim de kelimeyi yanlış telaffuz ediyormuşum gibi tepeden bakması, beynimdeki birtakım fonksiyonları kendi kendine harekete geçirdi ve istem dışı olarak bir anda buz gibi bir sesle "Hayır GREASE diye bir müzikal var." dedim. Adam doğal olarak bozuldu ve biraz hırsla bilgisayarından "şimdi göreceğiz kim haklı" gibi bir tavırla biletix'in biletlerini sattığı konserler vb. şeyler listesinden bakarak Grease'i buldu, ve anında yelkenlerini suya indirdi. Oysa biletlerin gerçekten de satıldığını öğrendiğim anda çok mutlu olduğum için, adamın tavırları beni daha fazla rahatsız etmemeye başlamıştı. Fiyatları öğrenip teşekkür ettim, arkamı dönüp uzaklaşmaya başladım.
Üç kademe vardı fiyatları değişen. En ucuz olanı 3. kademeydi, ve daha önce hiç gitmediğim halde Kuruçeşme Arena'nın en gerisinde olduğunu ve oradan gösteriyi doğru düzgün izlemeyeceğimizi yerleşim planından anlamıştım. Aslında niyetim, biletleri alıp hiçbir şey söylememek ve Onur'a sürpriz yapmaktı, ancak 1.kademenin sahneye yakınlığı kafamı deli gibi kurcalamaya başlamıştı.
Dayanamadım, Onur aradığında sürpriz yapmaktan vazgeçerek müzikalden ve bilet fiyatlarından bahsettim. Nihayetinde 1. kademeden almayı kararlaştırdık çünkü ikimizinde ilk tercihi buydu. Benim gibi miyop birisi için ne kadar hoş bir şey sevdiği bir müzikali sahneye yakın izleyebilmek!
Bende dün gidip 2 Haziran günü için 1.kademeden, iki tane üçüncü sıra bileti almayı başardım-ki iki kişinin toplam fiyatı Astoria'daki iki kişilik bilet için yapılacak alışverişin çeyreği kadar tuttu.
Şimdi heyecanla o günü bekliyorum. Biliyorum ki, o gün geldiğinde, o anda, elim sevgilimin elini sımsıkı tutarken ,önümde 70li yılların rengarenk kıyafetleri içinde, en sevdiğim filmlerden birinin karakterlerine bürünmüş insanlar dans edip, şarkı söyleyecekler ve ben kafamın içinde engel olamadığım, filmdeki sahnelerle müzikaldeki sahneleri karşılaştırma işlemine rağmen, uzun zamandır hissetmediğim kadar mutlu ve huzurlu olacağım. O günü iple çekiyorum.

6 Nisan 2010 Salı

The Lord Of The Rings / Yüzüklerin Efendisi II




Önceki yazımda da belirttiğim gibi, kitapları deli gibi okuduktan ve hikayenin sonlarına doğru ilerleyen her satırda daha da fazla heyecanlanmamdan (Kıyamet Çatlakları'nda, Frodo ve Gollum'un Yüzük için boğuşması sahnesini okurken, ortaokulda, Türkçe dersinde serbest kitap okuma zamanında olduğumu hatırlıyorum, Gollum Frodo'nun parmağını ısırarak koparıp, sevinçle dans ederken, aşağıya, ateşe düşerken, hiç beklemediğim bir biçimde şaşkınlıkla sarsılmış, ve tüm o sahneyi okurken heyecanla sıramda kıpırdanıp durmuştum) sonra, bu kadarın benim için yeterli olmayacağını anladım. Tolkien'in öbür kitaplarını da okumalıydım bir şekilde. Muratcan sıkılıp yarısında bıraktığı Silmarillion'dan bahsetmişti, tüm Orta Dünya'nın, hatta dünyanın yaratılış tarihini anlatan bir kitaptı. Herşeyin, herkesin nereden geldiğinin, nasıl oluştuğunun yazıldığı bir kitaptı. Sahaftan başka kitaplar karşılığında aldığım ilk sayfaları lime lime olmuş fason Silmarillion'um hala diğer değerli, orjinal Tolkien kitaplarımın arasında rafta durur. O kitabı okumam (benim kadar delicesine kitap okuyan biri için bile) 2 sene sürdü. Tabii, bunun iki sene kadar sürmesinin, kitabı bırakıp bırakıp başka birçok kitap okumamdan kaynaklandığını söylemeliyim. Adeta bir tarih kitabı okur gibi hissetmiştim kendimi, bazı yerleri heyecanlı, bazı yerleri ise olguları dile getiren, basit ve biraz da ağır bölümlerdi. Tabii ki, o zaman ortaokul çağında bir çocuk olduğumu unutmamak gerek. Ancak nihayetinde kitabı bitirdiğimde, tam bir LOTR ukalası olduğumu belirtmeliyim. Öyle ki, lise hazırlıkta, İngilizce ve sınıf öğretmenimiz olan Canan Hoca bir ara bana Lord Of The Rings lakabını takmıştı; bunun nedeni ise, sınıfta Matrix filmi mi yoksa LOTR filmi mi daha iyi başlığı altında yapılan ve filmlerin artılarını eksilerini tahtaya yazdırdığımız İngilizce etkinlikte, kendimi kaybedip, Matrix fanları karşısında Lord Of The Rings'imi bir aslan misali kükrercesine (bir de İngilizce olarak) savunmamdır. Sonuçta, LOTR iki film arasından en iyi seçildiğinde (muhtemelen sınıf arkadaşlarım İngilizce olarak kükrememi kesmemi istiyorlardı), adım Canan Hoca için Lord Of The Rings olarak kaldı.
Tolkien'ın yazdığı hemen hemen her kitabı okuduktan sonra, sırasıyla gösterime girmeye devam eden filmlere sardım. Hepsine sinemada gitmenin bir yolunu buldum ve hikayeyi bilmeme rağmen, kelimenin tam anlamıyla "görsel bir şölen" olan filmlerde, kendimi filmin heyecanına kaptırdım. Örneğin, Helm's Deep (Miğfer Dibi) savaşı, ikinci filmin en sevdiğim kısmıdır. Çünkü o korkuyu, kendini cesur olmak için zorlayan insanların, çoluğu çocuğun ne hissettiğini, savaşın yıkımlarının, kayıplarının verdiği acıyı ve binlerce Orka karşı verilen mücadelenin ateşini izleyiciye öylesine derinden hissettiren sahnelerden biridir. Hiçbir yapmacıklık, klişe ya da sahte gelen en ufak bir detay yoktur savaş sahnelerinde.
Benim en çok hoşuma giden şeylerden biri de, Legolas'ın zarifliği, hafifliği, hızı ve çevikliğidir. Savaşırken, Gimli'yle ikisi öldürdükleri Orkların çetelesini tutarlar, ancak Legolas her zaman Gimli'nin çenesini kapatacak derecede olağanüstü bir aksiyon sergiler; üçüncü filmde, Gondor Savaşı'nda, bir Fül'e (orjinal ismi Olaphant'tır) tırmanması, Fül'ün üzerindeki adamların hepsini öldürmesi, ardından Fül'ün ensesine üç ok birden atıp, yaratığı yere düşürmeyi başarmasının ardından,Fül'ün hortumdan hiç dengesini kaybetmeden kayıp yere, ayaklarının üzerine olanca zerafetiyle inmesi gibi. Gimli tabii ki, asla onun kadar etkileyici bir harekette bulunamayacak ve bu arada birçok düşman ve dev gibi bir yaratık öldüremeyecektir (çünkü kendisi bir Elf'in zerafet, denge ve uzun bacaklarından yoksun bir cücedir), bu yüzden kıskançlıkla ona "Bunların hepsi bir tane sayılır!" diye homurdanır.
Böylesine ciddi bir dille yazılmış bir fantastik roman serisini okurken, Legolas ve Gimli'nin arasındaki bu yarışma ("İyi olan cüce kazansın!") gibi başka küçük detaylarda vardır okurken yahut izlerken yüzümüzde bir tebessüm oluşturabilen. Bunlardan biri, Merry ile Pippin'in haylazlıklarıdır kuşkusuz. Bilbo'nun 111. doğum günü için Gandalf'ın patlattığı havai fişeklerden birini çalıp patlatmaları ve köylüleri korkutmalarını, çaldıkları sebzeler yüzünden kaçarken, Frodo'yla Sam'in de başını belaya sokup, onları da yollarından saptırmalarını, Bree'deki handa, çenelerini tutamayıp Frodo'nun kim olduğunu büyük bir boşboğazlıkla söylemelerini ve Yüzük Kardeşliği Moria'dan ödleri koparak geçerken, Pippin'in bir iskeleti derin mi derin bir kuyuya düşürüp, madenlerdeki tüm Orkları ve hatta Balrog'u orada oldukları konusunda haberdar etmesini bu haylazlıklardan sayabiliriz sanırım. Birçoğu, aptalca olduğunu düşündüğümüz için bizi güldürse de, Moria'daki kötü sonuçlar gibi olan bazıları da ürpermemize neden olur.
Merry ve Pippin'den başka, Gandalf'ın arasıra söylediği birkaç komik ama akıllıca şey bizi gülümsetir.Örneğin, madenlerde yolu kaybettikleri zaman, Gandalf'ın hangi yoldan gidilmesi gerektiğini hatırlamaya çalışmasını bekledikleri sahnede, büyücünün bir süre sonra "İşte bu yol" diye iki yoldan birini işaret etmesi, Merry'nin "Hatırladı!" diyerek ayağa kalkması, Gandalf'ın ise " Hayır hatırlamadım. Ancak hava bu tarafta o kadar kötü kokmuyor. Eğer şüphen varsa Meriadoc, daima burnunu takip et." diyerek ona karşılık vermesi gibi.
Ayrıca Gollum'un Frodo ve Sam'le "S" vurgulu konuşması ("ssssinsssiiyiz bizz evet kıymetlimisss sssinssiii!"), Boromir'in, Merry ile Pippin'e dövüşmeyi öğretirken, Hobbitlerin hile yaparak onu yenişi, Sam'in ne olursa olsun, her daim mutlu ve morali yerinde oluşu ve Sam'le Gollum arasındaki birtakım sözlü çekişmeler bizi gülümsetir. Bu tarz mizah unsurları tıpkı kahramanlara tüm o çile içinde kendilerini birazcıkta olsa iyi hissettirdiği gibi, onlarla birlikte kendimizi kaptırmış, çile ve acı çeken, onların üzüntülerini paylaşan biz seyirciye de iyi hissettirir, kahramanlarla yola devam etmemizi kolaylaştıran yumuşak geçişler sağlar.
Yüzüklerin Efendisi'nde sevdiğim diğer unsurlardan biri de, belli başlı bir baş kahramanı olmamasıdır. Muhtemelen otomatik olarak herkes Yüzük Taşıyıcısı Frodo'nun baş kahraman olduğunu düşünmektedir, belki Tolkien bile ilk başta olayların daima Frodo'nun etrafında gelişeceğini düşünerek yazmaya başlamıştır. Oysa bu hikayede birçok baş kahraman vardır, Frodo, Sam, Gandalf, Merry, Pippin, Aragorn, Legolas, Gimli, Gollum, Eowyn, Arwen, Bilbo; hepsi de yeri geldiğinde baş kahramanlığı üzerlerinde taşırlar. Sırf bu yüzden, LOTR filmleri birçok dalda Oscar adayı olmuş, 1. film 4 dalda, 2. film 2 dalda, 3. film ise 11 dalda Oscar ödülü kazanmış olmasına rağmen, hiçbir zaman "En İyi Erkek Oyuncu" ödülüne adaylık konmamıştır. Bunun nedeni yukarıda da belirttiğim gibi, filmde birden çok baş kahraman olması ve normalde Oscar'a aday olabilecek başrol oyuncusunun filmin yarısından fazlasında görünmesi gerekmesi; oysa LOTR filmlerinde hiçbir başrol oyuncusu hikaye gereğince filmin yarısından fazlasında boy göstermemektedir.
Bu kadar çok baş kahraman olması, karakterlerin hepsini ayrı ayrı sevmenize yol açıyor, öyle ki,bir süre sonra, hikayeyi kimin bakış açısından izliyorsanız, onun bakış açısına karşı bir aşinalık ve sıcaklık duymaya başlıyorsunuz - Gollum'unkine bile. Ancak bu şizofrenik yaratıkla ilgili detayları ve daha birçok şeyi, bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Şimdilik bu kadar.

4 Nisan 2010 Pazar

Kişisel Yazı: "Bir Düş Kurdum...Yazdım...Gerçek Oldu..."

Güzel Sanatlar Lisesi'nde hazırlık sınıfındayken, en yakın arkadaşım Melis ile, saçma sapan insanlardan, onların yaptıklarından ve bize yeteri kadar verdikleri zararlardan (ikimize de aynı zamanlarda stres kaynaklı ülser tanımı konmuştu) kaçabilmek için, kendi hayal dünyamızı yaratmanın en iyi fikir olduğunu düşünüp yazmaya başlamıştık.
İlk yazdığım şey, başrollerini benim, Melis'in ve o zamanlar platonik aşklarımız kabul ettiğimiz Antalya Devlet Senfoni Orkestrası'nın başkemancısının ve baş çellistinin (ben keman çalıyordum, Melis de çello, onlar aynı zamanda bizim idollerimizdi, sözde aşkımız buradan doğuyordu zaten) paylaştığı, bıkkınlık veren İngilizce derslerinde hocaya çaktırmamaya çalışarak, onlarca yırtılmış defter yaprağına yazdığım saçma bir aşk hikayesiydi. Saçma dediğime bakmayın, tüm o defter sayfaları kalın bir iple bağlanmış bir biçimde çekmecemde duruyor hâlâ. Ne de olsa ilk roman denemem diyebilirim ona. O zamanlar yazmak o kadar eğlenceli ve haz verici bir şeydi ki! Kendimizi ve hayal gücümüzün ne kadar sınırsız olabileceğini ilk kez farkediyor ve bunu kanıtlarcasına birbirimizin gözleri önüne seriyorduk. Yazmak, gerçekten var olan ancak aralarında gerek konum, gerekse yaş olarak çok büyük farklar olan dört insan üzerine aşk hikayeleri uydurmak müthiş bir deneyimdi.Üstelik bir de her cuma akşamı,senfoni konserlerine gidip onları izliyor, yaptığımız şeyi akıllarının ucundan bile geçirmeyen zavallı müzisyenleri, her arada, sırf biraz konuşabilmek için imza almak bahanesiyle rahatsız edip duruyorduk. Söyledikleri her sözcüğü, konuşma tarzlarını, ses tonlarını, hal ve hareketlerini beynimize kaydedip, gidip bu bilgilerden roman kahramanlarımızı oluşturuyorduk. Kahramanlarımızı gözlemleyebildiğimiz, analiz edebildiğimiz için yarattığımız karakterler gerçeğe uygundu. Mesela kemanist çok ılımlı,sevimli, alçakgönüllü,bizi asla kırmayan, ve ondan daha önce aldığımız imzaları unutup durduğu için her seferinde hevesle imza verdiğini düşündüğümüz biriydi. Oysa çellist biraz çılgındı(onu tarif edecek doğru kelimenin bu olduğundan emin değilim aslında,hem zaten o Melis'in ilgi alanına giriyordu),artık bizleri hatırlıyor ve bizden resmen kaçıyordu,yahut onu yakaladığımızda zar zor imza veriyordu. Bizde yazdığımız hikayelerde (ben başrollerini dördümüzün paylaştığı iki hikaye yazmıştım, Melis'se bir) onları kaçınılmaz bir biçimde oldukları gibi yazıyorduk,çünkü bizim hoşumuza giden onların oldukları kişiler olmaları ve o hikayelerde (elbette kendimizi çocukça bir biçimde çok güzel ve çok başarılı müzisyenler olarak tasvir ediyorduk) bize aşık olabilmeleriydi.. Hesaplamıştım,kemanist benden tam 12 yaş büyüktü,ancak bu benim umrumda bile olmamıştı.İsimlerini buraya yazsam müzikle ilgilenen hemen hemen herkes onları tanıyacaktır eminim,çünkü tanınan sanatçılardır.En iyisi onları rahatsız etmemek :)
Bu hikayeleri bitirdikten sonra karakterleri çevremizdeki birkaç kişi ve yine biz olan bir korku hikayesi yazmaya çalışmıştım,ancak yazdığım birkaç sayfayı okurken, Melis'le gülme krizine girip durduğumuz için, insanı gerilime sokmayan ya da ufacık bile bir merak uyandırmayan bir hikaye olduğuna kanaat getirip korku hikayesi yazmaktan vazgeçtim.Şu anda o hikayeye dair hatırladığımız tek şey katilin aslında kim olduğu,ki bu hala bizi gülümsetmeyi başarır.
10. sınıftayken, sınıfımızda bir kız vardı (onunda adını yazmayacağım,eğer okuyacak olursa kendisinden bahsettiğimi anlayacaktır zaten), ve bir The Beatles hayranıydı. O sıralarda 15-16 yaşlarındaydım ve Beatles hakkında, bestecilerinin John Lennon ve Paul McCartney olduğu ve Yesterday adlı parçanın onlara ait olduğundan başka bir şey bilmiyordum. Evet, müzik okuyan bir öğrenci için utanılacak bir durum bu. Melis ise Beatles'a benden daha aşinaydı, hatta gazeteden bir resimlerini kesmiş dosyasında saklıyordu. Bu, her nasılsa, Beatles hayranı olan arkadaşımızın hayranlığının, sınıfça bilinmeye başladığı zamanlarda olmuştu. Aynı zamanlarda Beatles dinlemeye başlamış,benden bir sınıf büyük bir arkadaşımdan bir Beatles cdsi alıp, kopyalayıp, dinlememizle birlikte, hayatımızdaki herşey,bizi biz yaptığını düşündüğümüz değerlerimiz aniden değişiverdi. Ve arkadaşımız yıllardır Beatles dinlese de,birkaç ay önceki doğumgününde sırf seviyor diye sınıfça ona "The Beatles Anthology" kitabı almış olsak da,dinleyen herkese Beatles'la ilgili birçok şey anlatabilecek kapasitede olsa da, Melis ve ben bu efsanevi grubu kafamıza öyle bir takmıştık ki, aniden tüm sınıf bizi Beatles'la özdeşleştirmeye başladı. Beatles'la ilgili gazete veya dergide ufacık bir yazı çıksa, hemen kesip bize getirmeye,tv de belgeselleri ya da klipleri nadiren çıksa,hemen bizi aramaya başladılar. Herşeyi ortaya atan ve bu hayranlığa bizden önce sahip olan arkadaşımızı tamamen unuttular. Eminim içten içe bize çok kızmıştır,ancak bunu hiçbir zaman yüzümüze vurmadı.Eğer okuyorsan, tüm samimiyetimizle özür dileriz canım, gerçekten.
Elbette biz bu Beatles çılgınlığını kuru kuruya yaşamadık,yeniden imkansız,platonik aşklar boy gösterdi, Melis, John Lennon'a, bense Paul McCartney'e tutulmuştum.Ancak bir tanesinin, biz daha doğmadan 9 yıl önce ölmesi (John Lennon 1940-1980),öbürünün de o sıralar 63 yaşında olması (Paul McCartney 1942- ) bizim aşkımızı daha da acı verici bir hale getiriyordu. Daha önce idolümüz olarak kabul ettiğimiz müzisyenler erişilebilinirdi, gidip onlarla konuşabilir,hatta gülüp geçeceklerini,ya da bize deliymişiz gibi bakacaklarını bile bile aşkımızı,haklarında yazdığımız aşk hikayelerini bile itiraf edebilirdik. Ancak böylesi bir durumda yapılabilecek hiçbir şey yoktu - onlarla hayal dünyamızda birlikte olmanın dışında tabii. Böylelikle bir gün okulun bahçesindeki bir bankta otururken,aklıma bir fikir geldi. Kitapçılardan birinde "Beşpeşe" adlı bir kitap görmüştüm,beş yazarın yazdığı bir roman. Yazarlardan bir tanesi bir hikayeye başlıyor ve bir yerde bırakıyor,öbür yazar onun kaldığı yerden devam ediyor,sonra üçüncü yazar ikincinin kaldığı yerden devam ediyor ve bu böyle devam ediyor. Bu fikrin orjinalliği hoşuma gitmişti, biz neden Melis'le böyle bir şey yazmıyorduk ki? Kahramanları yine dört kişi olurdu, ben,Melis, John ve Paul. John ve Paul isimlerinin olduğu kalmasını istediğimiz için, kendi isimlerimizi yabancı isimlerden seçtik. O akşam eve gidip hayatımızın asla bitmesini istemediğimiz o harika dönemini başlatan romanı yazmaya başladım. Her gün, yazdıklarımızı, piyano odalarına kapanarak, Melis'e okuyordum(Onun yazdıklarını da) .Başlarda birbirimize nerede yazmayı bırakacağımızı söylememeyi tercih ediyorduk,ancak sonra işler ciddileşmeye başladı,her bir sahneyi kafamızda canlandırıp, konuşup tartışarak "şöyle olsun, böyle yazalım" diyerek yazmaya başladık. Kendimizi öylesine kaptırmıştık ki,yarattığımız dünya belki de yaratıp yaratabileceğimizin en büyülüsüydü.Artık adeta çift hayatımız vardı, hatta yazdığımız gerçeğinden çok daha belirgindi diyebilirim.Hayal meyal okula gidiyorduk,dersleri dinliyorduk,eve geliyor, ödev yapıyor,yemek yiyor,sınavlara çalışıyorduk; bizim için gerçek olan saatler, yazdıklarımızı okuduğumuz, yazacaklarımızı tartıştığımız, düşündüğümüz ve yazdığımız zamanlardı.Her yerde yazıyorduk, derste, okulda, otobüste, minibüste, sabahın köründe okula giderken, serviste, ertesi gün üç sınavın olduğu gecelerde, duraklarda, akla gelebilecek her yerde..Elimde kalemle cümlenin ortasında kalmış bir şekilde defalarca uyuyakaldığımı hatırlıyorum.Yazdığımız, biz olduğunu düşündüğümüz karakterlerle özdeşleşmiştik,yazdığımız olayları sanki daha dün gerçekleşmişler gibi hissediyorduk okurken. Bir çeşit hipnoz altındaydık adeta, ve bu bizim hayatımızın en doyurucu, en tatmin edici,en yaratıcı ve en harika zamanlarıydı.. Seri halinde tam üç kitap yazdık,bunlar el yazısıyla doldurulmuş tam 10 ajanda ve ciltli defterden oluşmuştu.Bir buçuk sene kadar yazdık, sonuna yaklaştığımızdaysa, artık yazmamaya başlamıştık, o sırada yazdığımız defteri hiçbir şey yazamadım diye bir gün okula getirmesem kıyametleri koparan Melis bile, artık sormuyordu pek.Sıra bendeydi,sonunu ben yazacaktım, ancak 1.5 sene durmaksızın yazan ben,yazamıyordum artık.Nihayet yazdığımdaysa da, bittiği için ağladığımı hatırlıyorum. Size gerçekten iyi gelen hayallerden koparılıp, gerçek dünyaya dönmek zorunda bırakılmanız ne kadar acı...
Neredeyse o zamanlardan beri, içimde kapanmayan bir boşluk var.Belki de Melis'le ayrı şehirlerdeki üniversitelere düşmemizin payı da bunda çok ama çok fazla.Yine de o dönem bittiği için, ara sıra hüzünlenirim, kalbime bir bıçak saplanır adeta. O liseyi, tamamen delirmeden ve mide kanaması geçirmeden bitirebildiysek, bunu o içinde yaşadığımızı hissettiğimiz hikayeye borçluyuz. Aradaki mesafeye rağmen,hala birbirimizin en yakın arkadaşı olabilmemizi,hayatımıza hayat katan bu hikayeye borçluyuz. Ergenlikte yaşanan sıkıntıların hiçbirini yaşamadan, ergenliği atlatabilmemizi, iyi, uslu çocuklar olabilmemizi de bu hikayeye borçluyuz. Ve elbette John Lennon ve Paul McCartney'e de çok şey borçluyuz, neredeyse lise boyunca bizim platonik aşklarımız, hayali sevgililerimiz oldukları, ve bizim yaşımızdakilerin hepsinin, yaşadıkları aşklardan çok daha büyük bir aşkı yaşamamızı sağladıkları için : "yazma aşkı" nı...

The Lord Of The Rings / Yüzüklerin Efendisi I







Muhtemelen herkes Yüzüklerin Efendisi'ni en azından bir kez izlemiştir. Filmlerin vizyona girdiği yıllarda öyle büyük bir sansasyon yarattı ve televizyonlarda o kadar çok verildi ki (büyük olasılıkla her kanal iki kere yayınlamıştır üç filmi de), mutlaka hiç izlemediğini iddia eden biri dahi kıyısından ucundan izlemiş, tüm o görkemli savaş sahnelerine gözünü ayırmadan bakmıştır. Nasıl bakılmaz ki, tüm o harika efektlere, karakterlerin güzelliğine, savaş sahnelerinin etkileyiciliğine,hikayenin bizi bir anda içine çekip götürmesinin çekiciliğine nasıl olup da kapılmaz insan? Şahsen, belki de her filmi baştan sona 20şer kez izlemişimdir, hala televizyonda rastgeldiğimde oturup izlemeden, favori sahnelerimde ilk izleyişimdeki gibi etkilenip heyecanlanmadan duramıyorum.Benim kanaatimce -üç kitabını da üçer kez okumuş biri olarak söylüyorum- şimdiye kadar beyaz perdeye olabilecek en harika biçimde aktarılması başarılmış en iyi kitap uyarlaması bu filmler.
Yüzüklerin Efendisi'nin adını ilk duyduğumda, ortaokuldaydım. Aynı serviste ve aynı sınıfta olduğum Muratcan adlı bir arkadaşım, bir gün serviste bana "Yüzüklerin Efendisi kitaplarını biliyor musun?" diye sordu. O zamanlar ikimizde deli gibi Harry Potter hayranıydık; kitaplarını yalayıp yutarcasına okuyor, satın aldığımız PC oyununda Muratcan'a yetişmeye çalışıyordum. İkimizde fantastik kitaplara bayıldığımız için bu soruyu bana sorması çok doğaldı. "Evet" dedim, "Kitapçıda görmüştüm" (görüldüğü üzere kitapçılarda uzun uzun param olmadığı ya da yetmediği için kitapları seyretme ve vakit geçirme alışkanlığım o zaman da varmış, neyse ki şimdi istediğimi alabiliyorum). Gerçekten de görmüştüm, kapağında yürüyen bir büyücünün gizemli bir resmi olduğu koyu yeşil bir kitaptı. Sanırım kapağı dikkatimi çekmişti, ancak kapağı dikkatimi çekerken, fiyatı, ellerimi kitabın üstünden çekmeme yetmişti, çünkü 9 milyondu, şimdiki parayla 9 tl. Şu an bu fiyat kulağa komik geliyor, ama sinema biletinin 1,5 - 2 milyon olduğu zamanlardı -ki sinema o yaştaki bir çocuk için çok lüks birşeydi o zamanlar (en azından benim için).
Ardından kapağını tarif ettim, doğruyu söylemek gerekirse, kitabı çok da önemsememiştim, arkadaşım bana bahsederken. "Yakında filmi de gelecekmiş, çok güzel kitaplar" diye eklemişti Muratcan. Başımı salladım, derken konu değişti ve filmi gelene kadar bir daha düşünmedim hakkında - tabii arada sırada kitapçıda incelemek için elime şöyle bir almam dışında.
Filme bizim okuldan ayrılmış bir arkadaşım (Esma) ve onun sınıfıyla gittim. Tam yeniyıla girilecek gecenin günüydü, 31 Aralık 2001 tarihinde. Filme daha ilk sahneden kendimi kaptırdım, öyle ki, filmin üç saat sürdüğünü farketmedim bile. Shire'a bayıldım, Kara Süvariler tüylerimi ürpertti, Yolgezer'e güvenmem, Hobbitlerin ona güvenmesiyle aynı süreyi aldı, Rivendell'in, elflerin, Arwen'in ve Galadriel'in büyüsüne kapıldım, Legolas'ın hafifliğine,Frodo'nun cesaretine hayran kaldım, Gandalf düştüğünde, şok geçirdim, Yüzük Kardeşliği dağıldığında yerimde duramıyordum. Film bittiğinde, 'hikayenin gerisini öğrenmeliyim' dedim, 'bir şekilde bilmeliyim.' Gece yatarken o dünyanın hayaliyle sarmalanarak yatıp uyudum.
Kendisini başka dünyalarda kaybetmeyi seven bir çocuk için ne kadar da büyüleyici, mistik bir dünyaydı The Lord Of The Rings dünyası! Belki de yıllarca, o açlığı, hayalgücünü besleyip doyurabilecek kadar zengin bir dünya...
Kitapları yine Muratcan'dan alıp bir çırpıda okudum.Tabii önce "Ne olacak şimdi, Gandalf gerçekten öldü mü, nasıl olur?? " gibisinden cırcır böceği gibi başının etini yemeyi ihmal etmedim, ama o da gerçekten iyi birşey yapıp "Okuyunca görürsün" dedi ve benim için gizemi ve heyecanı bozmadı.Kitapların dili kolay değildi, biraz ağırdı, belki de birçok çocuğun sıkılıp bırakmasına neden olacak kadar, ama oldum olası o hayal dünyasını bütünleyen dile dalmayı sevmişimdir. Tabii, kitaplar ve filmler arasında fark vardı, daha doğrusu, çekilmeye gerek görülmemiş bölümler ve bazı belirtilmeyen, minik ayrıntılar. Mesela, Bree için yola çıktıktan sonra, Sam, Frodo, Merry ve Pippin'in Tom Bombadil adlı esrarengiz bir orman bekçisi ve koruyucusunun evinde kaldıkları bölüm. Tom Bombadil, yüzüğün varlığını hissedip onun bir Âli Yüzük (takanı görünmez yapan nadir yüzükler) olduğunu bildiğini ima eden, çok çeşitli güçleri ve çok zarif bir karısı olan mistik bir adamdır. Okuyucular, onun kim ya da ne olduğunu tamamen anlayamazlar, tıpkı Hobbitlerin de anlayamadıkları gibi. Ayrıca Frodo'nun yolculuğuna başladığında 40 yaşında olduğunu, arkadaşları olan hobbitlerinde o civarlarda olduğunu ilk okuduğumda çok şaşırmış, filmde Frodo'yu oynayan Elijah Wood'la karşılaştırdığımda çok garipsemiştim.
Kitapta birçok Elfçe konuşmaya da şahit oluyorsunuz, kitabın yazarı J.R.R. Tolkien'in gerçekten, en ince ayrıntısına kadar yarattığı dillerden sadece biri. Bunun yanında Cüce dili, Morgul Dili, Kadim Lisan olarak geçen, büyücülerin ve yaşlı elflerin bildiği çok eski bir lisan ve tabii Ent dili ( Fanghorn Ormanı'nda yaşayan Ağaç Çobanları'nın - diğer bir deyişle yürüyen ve konuşabilen dev ağaçların dili). Ayrıca orkların kendi ait oldukları yere göre değişik lehçelerde konuştukları Orkça (Sauron'un orkları başka bir lehçeyle, Uruk-Hai'ler başka lehçeyle konuşmaktadırlar kitapta), Gondor dili, Rohan dili ve tabii herkesin konuştuğu ortak dil kitapta adı geçen dillerden hatırlayabildiklerim.
Tolkien neden bunca yeni dil (hatta Elfçe'nin neredeyse tüm grameri vardı sanırım kitapların arkasında) uydurma çabasına girmiş ki diye düşünenler için belirtmeliyim ki, kendisi Oxford'un İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörlerindendi, hatta şu anda hepimizin ellerinden geçmiş ve geçmekte olan Oxford sözlüğünü yazanlardan biriydi. Bir dil bilimci olması, onu tamamen varoluşundan başlayarak en ince ayrıntısına kadar kurduğu dünya için, yeni diller yaratmaya yöneltmiştir.
Şu anki izlediğimiz LOTR filmlerinde olmasa da, filmlerin extended (genişletilmiş) versiyonlarında çekilmediğini sandığımız birçok sahne bulunmakta. Örneğin, ilk filmde Lorien Ormanı'ndan ayrılırlarken, Galadriel'den bir tel saçını isteyen Gimli'nin Legolas'a gurur ve minnettarlıkla dolu bir sesle "Ondan veda armağanı olarak, altın saçından bir tel istedim. O bana üç tane verdi!" dediği sahne, filmin normal versiyonunda gösterilmiyor. Ya da üçüncü filmde, Faramir ve Eowyn'in, Gondor'daki savaşın ardından aynı şifaevinde iyileşmeleri, birbirlerini görüp beğenmeleri ve bir araya gelip konuşarak bunu belirttikleri sahne de normal versiyonda yok ama genişletilmiş versiyonda bunu izleyip nihayetinde Eowyn'in Aragorn'a olan aşkından, başka bir aşka karşılık vazgeçtiğini görebilirsiniz.
Anlatacak o kadar çok şey var ki, bu yazımı bir seri halinde üç parça olarak yazmaya karar verdim, tıpkı kitaplar ve filmler gibi. Filmlerle ve kitaplarla ilgili başka ayrıntıları diğer yazılarımda okuyabilirsiniz. En son olarak, 4. yazımda da size tüm yazdıklarına hayran olduğum ve saygı duyduğum yazarı, J.R.R. Tolkien'i tanıtacağım. Bu büyülü dünyayla ilgili diğer ilginç konuları ve detayları kaçırmamanızı tavsiye ederim, hele ki benim gibi LOTR hayranıysanız.