4 Nisan 2010 Pazar

Kişisel Yazı: "Bir Düş Kurdum...Yazdım...Gerçek Oldu..."

Güzel Sanatlar Lisesi'nde hazırlık sınıfındayken, en yakın arkadaşım Melis ile, saçma sapan insanlardan, onların yaptıklarından ve bize yeteri kadar verdikleri zararlardan (ikimize de aynı zamanlarda stres kaynaklı ülser tanımı konmuştu) kaçabilmek için, kendi hayal dünyamızı yaratmanın en iyi fikir olduğunu düşünüp yazmaya başlamıştık.
İlk yazdığım şey, başrollerini benim, Melis'in ve o zamanlar platonik aşklarımız kabul ettiğimiz Antalya Devlet Senfoni Orkestrası'nın başkemancısının ve baş çellistinin (ben keman çalıyordum, Melis de çello, onlar aynı zamanda bizim idollerimizdi, sözde aşkımız buradan doğuyordu zaten) paylaştığı, bıkkınlık veren İngilizce derslerinde hocaya çaktırmamaya çalışarak, onlarca yırtılmış defter yaprağına yazdığım saçma bir aşk hikayesiydi. Saçma dediğime bakmayın, tüm o defter sayfaları kalın bir iple bağlanmış bir biçimde çekmecemde duruyor hâlâ. Ne de olsa ilk roman denemem diyebilirim ona. O zamanlar yazmak o kadar eğlenceli ve haz verici bir şeydi ki! Kendimizi ve hayal gücümüzün ne kadar sınırsız olabileceğini ilk kez farkediyor ve bunu kanıtlarcasına birbirimizin gözleri önüne seriyorduk. Yazmak, gerçekten var olan ancak aralarında gerek konum, gerekse yaş olarak çok büyük farklar olan dört insan üzerine aşk hikayeleri uydurmak müthiş bir deneyimdi.Üstelik bir de her cuma akşamı,senfoni konserlerine gidip onları izliyor, yaptığımız şeyi akıllarının ucundan bile geçirmeyen zavallı müzisyenleri, her arada, sırf biraz konuşabilmek için imza almak bahanesiyle rahatsız edip duruyorduk. Söyledikleri her sözcüğü, konuşma tarzlarını, ses tonlarını, hal ve hareketlerini beynimize kaydedip, gidip bu bilgilerden roman kahramanlarımızı oluşturuyorduk. Kahramanlarımızı gözlemleyebildiğimiz, analiz edebildiğimiz için yarattığımız karakterler gerçeğe uygundu. Mesela kemanist çok ılımlı,sevimli, alçakgönüllü,bizi asla kırmayan, ve ondan daha önce aldığımız imzaları unutup durduğu için her seferinde hevesle imza verdiğini düşündüğümüz biriydi. Oysa çellist biraz çılgındı(onu tarif edecek doğru kelimenin bu olduğundan emin değilim aslında,hem zaten o Melis'in ilgi alanına giriyordu),artık bizleri hatırlıyor ve bizden resmen kaçıyordu,yahut onu yakaladığımızda zar zor imza veriyordu. Bizde yazdığımız hikayelerde (ben başrollerini dördümüzün paylaştığı iki hikaye yazmıştım, Melis'se bir) onları kaçınılmaz bir biçimde oldukları gibi yazıyorduk,çünkü bizim hoşumuza giden onların oldukları kişiler olmaları ve o hikayelerde (elbette kendimizi çocukça bir biçimde çok güzel ve çok başarılı müzisyenler olarak tasvir ediyorduk) bize aşık olabilmeleriydi.. Hesaplamıştım,kemanist benden tam 12 yaş büyüktü,ancak bu benim umrumda bile olmamıştı.İsimlerini buraya yazsam müzikle ilgilenen hemen hemen herkes onları tanıyacaktır eminim,çünkü tanınan sanatçılardır.En iyisi onları rahatsız etmemek :)
Bu hikayeleri bitirdikten sonra karakterleri çevremizdeki birkaç kişi ve yine biz olan bir korku hikayesi yazmaya çalışmıştım,ancak yazdığım birkaç sayfayı okurken, Melis'le gülme krizine girip durduğumuz için, insanı gerilime sokmayan ya da ufacık bile bir merak uyandırmayan bir hikaye olduğuna kanaat getirip korku hikayesi yazmaktan vazgeçtim.Şu anda o hikayeye dair hatırladığımız tek şey katilin aslında kim olduğu,ki bu hala bizi gülümsetmeyi başarır.
10. sınıftayken, sınıfımızda bir kız vardı (onunda adını yazmayacağım,eğer okuyacak olursa kendisinden bahsettiğimi anlayacaktır zaten), ve bir The Beatles hayranıydı. O sıralarda 15-16 yaşlarındaydım ve Beatles hakkında, bestecilerinin John Lennon ve Paul McCartney olduğu ve Yesterday adlı parçanın onlara ait olduğundan başka bir şey bilmiyordum. Evet, müzik okuyan bir öğrenci için utanılacak bir durum bu. Melis ise Beatles'a benden daha aşinaydı, hatta gazeteden bir resimlerini kesmiş dosyasında saklıyordu. Bu, her nasılsa, Beatles hayranı olan arkadaşımızın hayranlığının, sınıfça bilinmeye başladığı zamanlarda olmuştu. Aynı zamanlarda Beatles dinlemeye başlamış,benden bir sınıf büyük bir arkadaşımdan bir Beatles cdsi alıp, kopyalayıp, dinlememizle birlikte, hayatımızdaki herşey,bizi biz yaptığını düşündüğümüz değerlerimiz aniden değişiverdi. Ve arkadaşımız yıllardır Beatles dinlese de,birkaç ay önceki doğumgününde sırf seviyor diye sınıfça ona "The Beatles Anthology" kitabı almış olsak da,dinleyen herkese Beatles'la ilgili birçok şey anlatabilecek kapasitede olsa da, Melis ve ben bu efsanevi grubu kafamıza öyle bir takmıştık ki, aniden tüm sınıf bizi Beatles'la özdeşleştirmeye başladı. Beatles'la ilgili gazete veya dergide ufacık bir yazı çıksa, hemen kesip bize getirmeye,tv de belgeselleri ya da klipleri nadiren çıksa,hemen bizi aramaya başladılar. Herşeyi ortaya atan ve bu hayranlığa bizden önce sahip olan arkadaşımızı tamamen unuttular. Eminim içten içe bize çok kızmıştır,ancak bunu hiçbir zaman yüzümüze vurmadı.Eğer okuyorsan, tüm samimiyetimizle özür dileriz canım, gerçekten.
Elbette biz bu Beatles çılgınlığını kuru kuruya yaşamadık,yeniden imkansız,platonik aşklar boy gösterdi, Melis, John Lennon'a, bense Paul McCartney'e tutulmuştum.Ancak bir tanesinin, biz daha doğmadan 9 yıl önce ölmesi (John Lennon 1940-1980),öbürünün de o sıralar 63 yaşında olması (Paul McCartney 1942- ) bizim aşkımızı daha da acı verici bir hale getiriyordu. Daha önce idolümüz olarak kabul ettiğimiz müzisyenler erişilebilinirdi, gidip onlarla konuşabilir,hatta gülüp geçeceklerini,ya da bize deliymişiz gibi bakacaklarını bile bile aşkımızı,haklarında yazdığımız aşk hikayelerini bile itiraf edebilirdik. Ancak böylesi bir durumda yapılabilecek hiçbir şey yoktu - onlarla hayal dünyamızda birlikte olmanın dışında tabii. Böylelikle bir gün okulun bahçesindeki bir bankta otururken,aklıma bir fikir geldi. Kitapçılardan birinde "Beşpeşe" adlı bir kitap görmüştüm,beş yazarın yazdığı bir roman. Yazarlardan bir tanesi bir hikayeye başlıyor ve bir yerde bırakıyor,öbür yazar onun kaldığı yerden devam ediyor,sonra üçüncü yazar ikincinin kaldığı yerden devam ediyor ve bu böyle devam ediyor. Bu fikrin orjinalliği hoşuma gitmişti, biz neden Melis'le böyle bir şey yazmıyorduk ki? Kahramanları yine dört kişi olurdu, ben,Melis, John ve Paul. John ve Paul isimlerinin olduğu kalmasını istediğimiz için, kendi isimlerimizi yabancı isimlerden seçtik. O akşam eve gidip hayatımızın asla bitmesini istemediğimiz o harika dönemini başlatan romanı yazmaya başladım. Her gün, yazdıklarımızı, piyano odalarına kapanarak, Melis'e okuyordum(Onun yazdıklarını da) .Başlarda birbirimize nerede yazmayı bırakacağımızı söylememeyi tercih ediyorduk,ancak sonra işler ciddileşmeye başladı,her bir sahneyi kafamızda canlandırıp, konuşup tartışarak "şöyle olsun, böyle yazalım" diyerek yazmaya başladık. Kendimizi öylesine kaptırmıştık ki,yarattığımız dünya belki de yaratıp yaratabileceğimizin en büyülüsüydü.Artık adeta çift hayatımız vardı, hatta yazdığımız gerçeğinden çok daha belirgindi diyebilirim.Hayal meyal okula gidiyorduk,dersleri dinliyorduk,eve geliyor, ödev yapıyor,yemek yiyor,sınavlara çalışıyorduk; bizim için gerçek olan saatler, yazdıklarımızı okuduğumuz, yazacaklarımızı tartıştığımız, düşündüğümüz ve yazdığımız zamanlardı.Her yerde yazıyorduk, derste, okulda, otobüste, minibüste, sabahın köründe okula giderken, serviste, ertesi gün üç sınavın olduğu gecelerde, duraklarda, akla gelebilecek her yerde..Elimde kalemle cümlenin ortasında kalmış bir şekilde defalarca uyuyakaldığımı hatırlıyorum.Yazdığımız, biz olduğunu düşündüğümüz karakterlerle özdeşleşmiştik,yazdığımız olayları sanki daha dün gerçekleşmişler gibi hissediyorduk okurken. Bir çeşit hipnoz altındaydık adeta, ve bu bizim hayatımızın en doyurucu, en tatmin edici,en yaratıcı ve en harika zamanlarıydı.. Seri halinde tam üç kitap yazdık,bunlar el yazısıyla doldurulmuş tam 10 ajanda ve ciltli defterden oluşmuştu.Bir buçuk sene kadar yazdık, sonuna yaklaştığımızdaysa, artık yazmamaya başlamıştık, o sırada yazdığımız defteri hiçbir şey yazamadım diye bir gün okula getirmesem kıyametleri koparan Melis bile, artık sormuyordu pek.Sıra bendeydi,sonunu ben yazacaktım, ancak 1.5 sene durmaksızın yazan ben,yazamıyordum artık.Nihayet yazdığımdaysa da, bittiği için ağladığımı hatırlıyorum. Size gerçekten iyi gelen hayallerden koparılıp, gerçek dünyaya dönmek zorunda bırakılmanız ne kadar acı...
Neredeyse o zamanlardan beri, içimde kapanmayan bir boşluk var.Belki de Melis'le ayrı şehirlerdeki üniversitelere düşmemizin payı da bunda çok ama çok fazla.Yine de o dönem bittiği için, ara sıra hüzünlenirim, kalbime bir bıçak saplanır adeta. O liseyi, tamamen delirmeden ve mide kanaması geçirmeden bitirebildiysek, bunu o içinde yaşadığımızı hissettiğimiz hikayeye borçluyuz. Aradaki mesafeye rağmen,hala birbirimizin en yakın arkadaşı olabilmemizi,hayatımıza hayat katan bu hikayeye borçluyuz. Ergenlikte yaşanan sıkıntıların hiçbirini yaşamadan, ergenliği atlatabilmemizi, iyi, uslu çocuklar olabilmemizi de bu hikayeye borçluyuz. Ve elbette John Lennon ve Paul McCartney'e de çok şey borçluyuz, neredeyse lise boyunca bizim platonik aşklarımız, hayali sevgililerimiz oldukları, ve bizim yaşımızdakilerin hepsinin, yaşadıkları aşklardan çok daha büyük bir aşkı yaşamamızı sağladıkları için : "yazma aşkı" nı...

2 yorum:

  1. Nefes almadan okudum...Harikasınız ikinizde..ama senin bunları buraya böyle güzel yazabilmen dahada harika..Güzel bir hatıra kalmış..Başarılarının devamını dilerim..

    YanıtlaSil
  2. canım benim çok teşekkürler yazdıkların için, inan sizin yazdıklarımı beğenmeniz beni çok ama çok mutlu ediyor:) aslında senin de hatırlaman lazım, dershanede orkan'la falan nasıl tartışıyorduk hatırlıyor musun, john lennon yoko'yla olmalıydı, hayır olmamalıydı diye?:D bazen o dershane günlerini özlüyorum ya:D

    YanıtlaSil