29 Mayıs 2010 Cumartesi

DVD'de: Sherlock Holmes








Bu yazdığım ikinci Sherlock Holmes yazım, ancak bugün DVD'sini Onur'la birlikte tekrar izledim, ve sizlere bu müthiş filmi kaçırdıysanız, mutlaka DVD'sini alıp izlemenizi tavsiye etmek istedim. Üç çeşit DVD'si var filmin, bir tanesi sadece film, ikincisi iki diskli, filmin sahne arkasını özel seçenekler başlığı altında içeren versiyonu, üçüncüsü ise, benim gibi bir koleksiyonerseniz, yahut filme bayılmışsanız, alıp rafınıza koyduğunuzda, gurur ve sevgiyle karışık bi ifadeyle bakacağınız yine iki diskli, metal kutu versiyonu.
Filmi tekrar izlediğimde, Robert Downey Jr. ın yine ne kadar harikulade bir iş çıkararak, herkesin bayılacağı türden arıza bir Sherlock Holmes'u canlandırdığını farkettim. Holmes,normalde 1800'lü tarihlerin Londra'sında yaşayan İngiliz bir dedektif olmasına rağmen, Amerikalı aktör Robert Downey Jr., kusursuz İngiliz aksanı ve gerçekten özümsediğini hissettiğiniz Holmes karakteriyle hiç kimsenin onun kadar iyi olamayacağını düşündüren bir performans sergiliyor.
Dr. Watson'ı canlandıran Jude Law' a gelince, doğma büyüme Londra'lı olan aktör, bence yine Watson rolü için biçilmiş kaftan. Bu rol için bıraktığı bıyığıyla, tam bir eski İngiliz beyefendisi olmuş, ara ara farkettiğiniz topallaması, güçlü, oturaklı hali ve gerçekten iyi bir dövüşçü olması, daha önce savaşmış bir asker, bir gazi olduğu gerçeğini seyirciye gayet güzel yansıtmakta.
Daha önceki yazımda filmin konusundan bahsetmediğimi farkettim, konusu şöyle; film,Holmes ve Watson, yaptığı büyü ayinleri sırasında daha önce 5 kızı kurban eden Lord Blackwood'u, yine böyle bir ritüel sırasında 6. kızı kurban etmek üzereyken yakalamaları ve o zamanların Londra polisi tarafından tutuklanmasını sağlamalarıyla başlar. Blackwood'un yakalanmasından üç ay sonra, Holmes üç aydır hiçbir davaya bakmamasının verdiği aşırı rehavet içinde, darmadağınık odasından son iki haftadır bir an bile dışarıya çıkmamış bir haldeyken, evlenme planları yapan dostu Watson tarafından ziyaret edilir. Lord Blackwood, ertesi gün asılacaktır, ancak son isteği Holmes'u görmektir. Holmes,büyük bir merakla Blackwood'u görmeye gider, ancak yakalandığı için hafife alır gibi göründüğü düşmanı Blackwood'un ona söyleyeceği şey, herşeyin mantıkla çözülemeyeceği, ondan çok daha üstün güçler olduğuve bunun bir son olmayacağıdır. Ertesi gün Blackwood asılıp ölü ilan edildiğinde, Holmes hala kuşkular içindedir, nitekim bu kuşkuları onu haklı çıkarır. Polis onu ziyarete gelip Blackwood'un mezarındaki taşları kırarak mezarından çıktığını ve yeniden hayata döndüğünü söyler. Bu sırada, Holmes'un en zayıf noktası, asla alt edemediği hırsız Irene Adler ortaya çıkar ve Holmes'ün üzerindeki etkisini kullanarak, onu bir adamı aramaya ikna eder.Holmes şimdi, Adler'a olan talihsiz ve bastırılmış aşkı, Watson'ın onunla çalışmayı bırakıp evlenmek istemesinin verdiği inkar, üzüntü ve çaresizlik, ve görünüşe göre ölümden kara büyü sayesinde dönmüş, önce İngiltere'yi sonra da dünyayı ele geçireceğini iddia eden, herkesin korktuğu Lord Blackwood'un işlediği cinayetleri ustalıkla çözme arasında kalmıştır. Ancak kafası öyle hızlı çalışan, her adımını planlayan bir dahidir ki, hepsiyle baş etmenin bir yolunu elbette bulacaktır.
Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri de özel efektlerdi. Arka planda, eski taş Londra evleri, arnavut taşlı yolları, at arabaları ve 1800lü yıllara özgü malikaneleriyle tam bir eski Londra havasını soluyabilirsiniz. En etkileyici öğelerden biriyse, Thames'in üzerine daha yeni yeni yapılan inşaat halindeki London Bridge. Elbette kapalı mekanlar, gerçek mekanlar, ancak açık mekanların çoğu, 1800lü yılların Londra'sını yansıtabilmesi için bilgisayar efektleriyle yapılmış; ve bu iş öyle ustaca kotarılmış ki,kamera arkasını izlemeden, nerenin gerçek, nerenin efekt olduğunu anlamak imkansız.
Kısacası, asla zaman ve para kaybı olarak görmeyeceğiniz, senaryosu çok akıllıca ve orjinal kitaplara bağlı kalarak yazılmış, Robert Downey Jr., Jude Law ve Rachel McAdams'ın müthiş performansları ve Guy Ritchie'nin harika yönetmenliği eşliğinde mükemmel bir film. Bulmacaları seviyorsanız, mutlaka izlemelisiniz, çünkü Holmes daima onlarla içiçedir.

video

23 Mayıs 2010 Pazar

Arrivederci Fiero - I'm Gonna Be (500 Miles)







How I Met Your Mother'ı izleyenler bilirler, 2. sezonun 17. bölümü "Arrivederci Fiero" adlı bölümdür. Bu bölüm şahsen benim favori bölümlerimdendir, herkes Marshall'a ait Fiero marka arabayla ilgili anılarını anlatır, ve bu anılar "hillarious" diye tabir edilen cinsten, gerçekten komik anılardır. Ancak bu anıların arasından en çok güldüğüm, Ted ve Marshall'ın, henüz üniversitede yeni yeni arkadaş olmaya başlamışken ve çok yakın değillerken, Fiero'yla eyaletler arası bir yolculuğa çıktıkları zamandır. Fiero'nun kasetçalarında, bir kaset aynı şarkıda takılıp kalmıştır ve tüm yol boyunca başa döne döne çalıp durmaktadır. Ted ve Marshall, bir sahnede kendilerini şarkıya kaptırmış şekilde söylerken görünürler, hemen arkasından gelen sahnede, araba kullanmaya devam eden Marshall'la kusacakmış gibi görünen Ted arasında şöyle bir diyalog geçer:
TED: Bu şarkıdan çok sıkıldım.
MARSHALL: Merak etme, birazdan yeniden alışırsın.
TED:(Şaşkınca ona bakarak) Ne demek istiyorsun?
-Bir sonraki sahnede ikisi yine çılgınca eğlenerek şarkıyı söylüyorlardır.

Bu sahneyi ilk izlediğimden beri çok eğlenceli bulurum, bu yüzden bugün bu bölümü tekrar izlerken, bu şarkıyı bir şekilde bulup indirip, arabayla giderken yolda söyleme isteğim alevlenince, hemen internetten (internet gibi bir şeyin varlığı ne kadar harika değil mi?) araştırıp buldum, indirdim, bir kopyasını Onur'a mail olarak attım, ve şu anda içimden şarkıyı söylüyorum. Şarkının adı, " I'M GONNA BE (500 MILES)" şarkıyı söyleyenler ise, "The Proclaimers" adlı bir grup. Sözleri aynen aşağıya yazıyorum:


I'M GONNA BE (500 MILES) - THE PROCLAIMERS

When I wake up, well I know i'm gonna be,
I'm gonna be the man who wakes up next you
When I go out, yeah I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who goes along with you
If I get drunk, well I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who gets drunk next to you
And if I haver up, Yeah I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who's havering to you

But I would walk 500 miles
And I would walk 500 more
Just to be the man who walks a thousand miles
To fall down at your door

When I'm working, yes I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who's working hard for you
And when the money, comes in for the work I do
I'll pass almost every penny on to you
When I come home(When I come home), well I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who comes back home to you
And if I grow-old,(When I grow-old) well I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who's growing old with you

But I would walk 500 miles
And I would walk 500 more
Just to be the man who walks a thousand miles
To fall down at your door

da da da (da da da)
da da da (da da da)
Da Da Da Dun Diddle Un Diddle Un Diddle Uh Da

When I'm lonely, well I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who's lonely without you
And when I'm dreaming, well I know I'm gonna dream I'm gonna
Dream about the time when I'm with you
When I go out(When I go out), well I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who goes along with you
And when I come home(When I come home), yes I know I'm gonna be
I'm gonna be the man who comes back home with you
I'm gonna be the man who's coming home with you

But I would walk 500 miles
And I would walk 500 more
Just to be the man who walks a thousand miles
To fall down at your door

da da da (da da da)
da da da (da da da)
Da Da Da Dun Diddle Un Diddle Un Diddle Uh Da

Bu şarkı neden bu kadar hoşuma gitti bilmiyoum, muhtemelen dizinin bölümünün hoşuma gitmesi yüzündendir, ancak en kısa zamanda bu şarkıyı cdye atıp, arabada giderken dinleyip bağırarak eşlik etme hayallerim olduğunu da belirtmeliyim.Belki Marshall ve Ted'in yaptığı gibi, tekrar ve tekrar ve tekrar..

"I would walk 500 miles
And I would walk 500 more
Just to be the gal who walks a thousand miles
To fall down at your door!"

Bahsettiğim sahneyi aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.

video

21 Mayıs 2010 Cuma

Julie and Julia

Gerçek Julia Child ve onu canlandıran Meryl Streep

Amy Adams "Julie and Julia" filminden


Gerçek Julie Powell
Dün Onur'la birlikte ilk evde sinema keyfimizi yaptık, ve filmde, benim daha önce izlediğim ve bayıldığım "Julie & Julia" filmiydi. İki gerçek hikayeden uyarlanan bu film; aşçıları olmayan Amerikan kadınlarına, yazdığı yemek kitabı "Mastering the Art of French Cooking" in volume'leriyle, ve kendine has yemek pişirme ve yeme teknikleriyle, nasıl kendi mutfaklarında birer Fransız aşçıya dönüşebileceklerini öğreten ünlü aşçı Julia Child'ın, Paris'te geçirdiği yıllarının öyküsü ile, bundan aşağı yukarı 40 yıl sonra, işinden, yaşadığı yerden ve hayatının boşluğundan yakınıp duran, bu boşluğu doldurmak için ise kendini tamamen Julia Child ve onun muhteşem yemek tariflerine adayan Julie Powell adlı bir yazar/sekreterin hikayesini çok hoş bir kombinasyon içinde izleyiciye sunuyor.
Julie Powell, 11 Eylül'ün yıkımlarını olabildiğince gidermek amacıyla, devlette çalışan, tüm günü küp şeklindeki minik bölmesinde telefonlara bakmakla geçiren bir sekreterdir ve eşi Eric'le ve kedisiyle birlikte, Brooklyn'den, tamamen nefret ettiği Queens'teki küçük ve gürültülü bir eve taşındığında, kendini sorgulamaya, hayatının ne yöne gittiğini anlamaya çalışmaya başlar. Gününün tek favori saatleri, eve gelip yemek pişirdiği ve yediği zamanlardır, çünkü yemek pişirmek bütün gün yüklendiği tüm negatiflikten kendisini çekip çıkarmasını sağlamaktadır. Derken, kocasıyla yaptığı bir konuşma sırasında, bir blog yazmaya karar verir, bu blogda, küçükken bile alıp alıp okuduğu, annesine ait olan Julia Child, Simone Beck ve Louisette Bertholle'ün ortaklaşa ve büyük bir emekle yazdıkları "Mastering the Art of French Cooking Volume 1" adlı kalın yemek kitabındaki 524 tarifi 365 gün içerisinde başarılı bir şekilde pişireceğine dair kendi kendine meydan okuyan yazılar yazmaya başlar. Denediği her tarifi, başına gelenleri olduğu gibi yazar, bu tarifleri denerken, kendini idolü Julia'ya daha yakın hissetmeye başlar, yer yer bencilleşir, hatta evliliğini bile tehlikeye attığı zamanlar bile olur. Ancak tam da düşündüğü gibi Julia'nın tariflerini uygulayıp hayatı onun gözünden görmeye başlamak, onun da hayatını değiştirecektir.
Bir tarafta Julie, Julia'nın tariflerini uygularken; film 40 sene kadar öncesine doğru bir zaman yolculuğu yaparak, Julia Child'ın nasıl yemek yemeye bayıldığını ve nasıl hiçbir şey bilmezken, Cordon Bleu adlı Fransız yemek kursunda, Fransız Mutfağı'nı en üst düzeyde öğrenme azmini ve başarısını derken bir yemek kitabı yazmaya başlama hikayesini, iki tarafın arasında sanki hiç kopukluk yokmuş gibi anlatmaya devam eder. İki kadının da başarıları, üzüntüleri, stresli anları, endişeleri ve cesaretleri, daha önce "You've Got Mail" filmininde yönetmenliğini yapmış Nora Ephron tarafından perdeye öyle güzel aktarılmıştır ki, izleyiciler, kahramanlarla o empatiyi kurabilir,gözleri dolmadan, acıkmadan ve içlerinde uyanan o büyük yemek yapma hevesi olmadan o filmin sonunu getiremezler.
Bende aynen, yukarıda yazdıklarımı hissettim, ve filmde yapılışı geçen "Beef Bourguignon" yemeğine kafayı taktım, Julia Child'ın tarifini buldum, hatta üstüne bir de "Mastering the Art of French Cooking" kitabını internetten e-book olarak indirdim (ki bu kitabın müthiş ayrıntılı,700 küsür sayfa ve hepsini okuyup uygulasanız,sizi tam advanced bir şefe dönüştürecek içeriğe sahip olduğunu belirtmeliyim), bir gün oturup Onur'un da yardımıyla yapmayı planlıyorum. Tabii bugün etin kilosunun 30 milyondan (!) fazla olduğunu görmem biraz neşemi kaçırdı ama, elbette gün gelecek ve azimle o yemeği Julia Child'ın yaptığı gibi pişireceğim.(Evet, aslında bayağı zor ama Boğa burcu olmam, bu inadımın kırılmayacağı anlamına geliyor.)Ayrıca, filmdeki iki kadın gibi benimde tereyağına bu kadar düşkün olmam, bazı zamanlar sırf tereyağı ekmek yiyerek yaşıyor olmam da benim için hoş bir tesadüftü.
Yemek yapmak, iki sene önceki yılbaşında Melis'in ve Onur'un çok büyük katkılarıyla birlikte, La Cucina Italiana dergisinde gördüğüm ve bizzat seçtiğim yemek tariflerini uygularken, ya da en basitinden, Onur'a spesiyal omletimden, ya da çikolatalı muzlu pasta yaparken o kadar tatmin edici ve mutluluk verici gelmişti ki bana, zaten mutfağımda iyi bir aşçı olma hayallerim, bu harika filmden sonra iyice pekişmiş durumda. Üstüne üstlük, kendi pişirdiklerimin yanı sıra, güzel restoranlara gidip, özel yemeklerden de tatma arzum had safhada bu aralar - midemin hasta olmasına karşın hemde. İki gün önce, hamburgerden ya da cipsten (ne olduğundan emin değilim) berbat bir biçimde besin zehirlenmesine uğrayan ve o iki gün içinde yataktan asgari zaman dilimlerinde çıkmak zorunda kalan biri olmama rağmen, yemek yemek istiyorum. Daha önce bir kere Onur'la ısmarladığımız gibi 40- 45 parça çeşit çeşit sushi, Moda Deniz Kulübü'nde yediğim kabak kızartması ve somon ızgara, güzel bir İtalyan restoranında hoşuma giden herhangi birkaç şey, beef bourguignon, chardonney soslu tavuk, beef stragonoff, Julie&Julia filminde gördüğüm ancak adlarını şu an hatırlayamadığım birkaç yemek, Beyaz Fırın'da yediğim çin böreği, çilekli triffle ve diğer kahvaltılık şeyler,marshmellow, Ortaköy'de kumpir ve Waffle, çeşit çeşit peynir, kaliteli şaraplar ve daha bir sürü şey yemek, tatmak ,pişirmek istiyorum. Belki alakasız ama Brunch'a gitmek de istiyorum. Eskiden paralarını olduğu gibi yemeğe harcayan insanlara kızardım, neden yok olup gidecek bir şeylere birer küçük servet harcayacaklarına, kalıcı birşeyler almıyorlar diye düşünürdüm. Ancak anladım ki, hayatta her ikiside gerekiyor; gerektiği zaman kendimizi midemiz aracılığıyla şımartmak, hayattan zevk almamızın ve mutlu olmamızın en güzel yollarından biri.
Meryl Streep'in Julia Child'ı büyük bir inandırıcılık ve fevkalade bir performansla, Amy Adams'ın da Julie Powell'ı aynı başarıyla canlandırdığı bu müthiş, sıcacık filmi izlemenizi can-ı gönülden tavsiye ederim. Filmin sonunda kendinizi bir aşçı ya da gurme olma hayalleriyle sarmalanmış bulacak, siyah ekranda aşağıdan yukarıya doğru çıkan beyaz harflerin oluşturduğu yazılara bile bakmadan, kendinizi mutfakta, buzdolabını karıştırırken bulacaksınız. Buzdolabınızdakiler belki sizi film boyunca yapıldığını izlediğiniz müthiş Fransız yemekleri kadar etkilemeyecek, ancak, sadece peynir ekmek yiyor olsanız bile, çok daha müthiş birşey yiyormuşsunuz gibi hayal kurarak, yediğiniz sandviçin her zerresindeki tadı duyumsayacaksınız. Julia Child'ın da dediği gibi:

"Bon Appétit!"

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Senaryolar.. Senaryolar..


Duygusal olarak aşırı yorucu bir günün ardından, gece 11 civarında Norah Jones'un birkaç slow parçasını açtım dinlemek için. Derken, yatağımda çoktan uyumuş kediciğimin yanına kıvrılıp ona sarıldım.Normalde yaptığı gibi uyku arasında beni itmedi bu sefer,aksine daha da sokuldu bana. Şaşırdıysam da belli etmedim,alnımı alnına dayayıp put gibi yattım kıpırdamadan. Boynum ağrımaya ve bana acı dolu sinyaller göndermeye başladıysa da aldırmadım. Bir yandan Norah'nın sakinleştirici sesi, öbür yandan kedim Mozart'ın ılık nefesi, uykunun kollarına doğru itti beni. Bir an olan biteni unuttum, damarlarımda karıncalanarak gezen yakıcı negatifliğin,yok olmaya başladığını hissettim. Ancak annem geldi,bu şekilde uyumamam ve yatağıma geçmem için ikna etti beni. Oysa yatak buz gibiydi ve nedense sağıma döndüğümde nefes alamıyordum. Tüm yorgunluğuma rağmen, beynimdeki çarklıların kendi kendilerine komut almaksızın tıkır tıkır işlediklerini, kulaklarımda duyabiliyordum. Derken, aklıma küçükken bebeklerimle oynadığım zamanlar geldi. Milyonlarca senaryo kurup, o senaryolara bağımlı olarak oynardım oyunumu. Annem bazen gelir, salondaki büfenin şaraplığında, boyunlarından asılı 4-5 barbie bebekle bulurdu beni, ya da beyin ameliyatı yapacağım diye bir bebeğin güzelim sarı naylondan saçlarını tıraş ederken. Şöyle bir bakar, bir şey demeden giderdi. Bazen sorduğu da olurdu; "Kızım deli misin ne diye astın o bebekleri boyunlarından?" Bense şöyle bir bakardım boyunlarından asılı oldukları halde yüzlerindeki donmuş tebessümü koruyan bebeklerime ve "Onlar tutsak" derdim. "Birazdan kurtulacaklar. Kahramanı hazırlıyorum."
Fred ve Wilma Çakmaktaş, hiç yaşamadıkları bir hayat yaşadılar, benim bebeklerimce canlandırılırken. Ya da filmini hiç izlemediğim, ancak McDonalds çocuk menüsünden oyuncağı çıkmış olan Mulan. (Şimdi düşündüm de, bir çocuk menüsünden oyuncak kazanmayalı kaç yıl geçti acaba?) Adını hala bilmediğim, zambağa benzer mor çiçekleri koparıp, ters çevirip, birer bebekmişçesine Külkedisi'ni canlandıran benden başka biri var mıdır bu dünya üzerinde? Sanmıyorum.
Binlerce senaryo kurdum kafamda, hepsinde biraz aksiyon, biraz gerilim, bir tutam da romans vardı. Ve farkettim ki, şu anda da binlerce senaryo var kafamda, bazılarını unutmamak için not alıyorum, bazıları ise çoktan unutulup gitti. Tam olarak ne zaman ve nasıl ortadan kaybolduklarını kesinlikle hatırlayamadığım oyuncaklarım olmadığı için, onları canlandıramıyorum elbette, ancak kağıda geçirebilirim. Belki de roman yazmayı bu yüzden seviyorum, hala oyun oynamayı sevdiğim için. Kafamdaki karakterlere ve hikayelere bir şekilde can verebilmek için.
Yatağımdan yavaşça kalktım, bacağımın dibindeki Mozi'mi uyandırmamaya çalışarak. Terliklerimi giymedim, çok ses çıkarıyorlar diye. Yavaşça masamdan laptop ımı alıp yatağa yeniden girdim. Kafamdaki düşünceyi yazmalıydım; sadece ben değil, hepimiz binlerce senaryo kuruyoruz, her gün, her saat diye.
Birine yalan söylerken, birini merak ederken, birinden haber alamadığımızda, otobüste dalgınca müzik dinlerken, hakkında en ufak bir şey bile bilmediğimiz birini düşünürken, yürürken gözümüze birşey ya da birisi takıldığında, dikkatimiz dağınıkken, birisine aşırı derecede sinirlenip,hangi küfürü etmemiz gerektiğini düşünürken, bebeklerimiz ya da arabalarımızla oynarken, birilerine kulak misafiri olduğumuzda,bir konuda fikir beyan ederken, dedikodu yaparken, bir fotoğrafa baktığımızda,kalbimiz kırıkken, birşeylerin özlemini çektiğimizde, hayaller kurarken, gece yatağımıza uzanıp, aslında beyaz olduğunu bildiğimiz karanlık tavana bakarken..
Hepimizin hayatı ayrı birer senaryo, senaryonun içinde daha küçük senaryolar var hatta, onların içinde de daha küçükleri. Biz de elimize tutuşturulmuş kalemleri görmeden sağa sola koşuşturuyoruz, hepimizin esasında birer yazar olduğu gerçeğini bilmeyerek.. Tek farkımız yazmamak, yazanlardan, hepsi bu..
Gözlerimi ovuşturuyor, saatime bakıyorum, 01.31. Laptop'ın pili yarıya inmiş. Uyuyamıyorum, uyumak istemiyorum ve oturup bu yazıyı yazıyorum; gelişigüzel, hoş bile sayılmayacak belki.. Eğer beğenmeyecek olursanız, hepinizden özür diliyorum, ancak yazmalıydım, hayatımızın her gün izlediğimiz filmler gibi senaryolardan oluştuğunu. En azından, tavana bakarken bunlar üşüştü aklıma.
Tüm bunlar, bu fikirler de birer kurgulanmış senaryo aslında, değil mi?

4 Mayıs 2010 Salı

Serious Moonlight












Başrollerini Meg Ryan ve Timothy Hutton'ın paylaştığı bir 2009 filmi olan "Serious Moonlight" son zamanlarda izlemekten büyük keyif aldığım filmlerden biri. İzlerken bir film değil, sanki bir tiyatro izliyormuş gibi hissettim kendimi -ki şu sıralar sinema sektöründe böyle filmlerin pek bulunmadığını hatırlatmak isterim.
Filmin konusuna gelince; Ian (Timothy Hutton), o sırada şehir dışında olduğunu sandığı 13 yıllık karısı Louise' e (Meg Ryan) bir ayrılık notu yazmaya çalışırken, Louise ona sürpriz yaparak eve erken gelir ve her yerin güller ve gül yaprakları içinde olduğunu görünce, kocasının romantikliği onu mest eder. Oysa Ian tüm o gülleri metresi Sarah için aranje etmiştir. Karısına elindeki notu verir, onun ısrarlı sorgulamaları üzerine başka birine aşık olduğunu ve onunla yarın sabah Paris'e uçacağını açıklar. Louise büyük bir sinirle kocasına bir saksı fırlatır, Ian bunun geldiğini göremez ve saksı tam kafasına isabet edip onu bayıltır. Ayıldığında, karısı tarafından bir sandalyeye sımsıkı bantlanmış olduğunu görünce çıldırır. O Louise'e artık onu sevmediğini ve asla sevmeyeceğini,bunun hiçbir işe yaramayacağını, kendisini serbest bırakması gerektiğini anlatmaya çalışırken, Louise ona evliliklerinin en güzel anılarını hatırlatmaya uğraşmakta ve kocasını, kendisine yeniden aşık olmadığı müddetçe serbest bırakmamakta diretmektedir. Nihayetinde, birkaç tane hırsız, şehir dışında kalan evlerine, bir baskın düzenleyip, Louise'i de esir aldıklarında işler iyice çığrından çıkar. Şimdi evli çift, evliliklerini bitiren nedenler, birbirlerini hala sevip sevmediklerine dair duygular ve ölüm korkusu arasında gelgitler yaşayacakları bir geceyi banyolarında bantlanmış şekilde geçirmeye mecburdurlar.
Filmin tamamında figuranlar hariç sadece 9 kişi oynuyor, Timothy Hutton ve Meg Ryan'a yardımcı rollerde, metres Sarah rolünde Kristen Bell, hırsız rolünde ise Justin Long eşlik ediyor. Film daha çok, bir tiyatro oyununda olduğu gibi evli çift Louise ve Ian'ın diyaloglarının etrafında dönüyor. Meg Ryan her zamanki gibi harika ve daha önce hiçbir filmde izlemediğim Timothy Hutton'ın oyunculuğu da su götürmez bir biçimde mükemmel. Özellikle de filmin büyük bir sürpriz içeren sonunda, birşeyleri anlamaya başladığını hissettiren müthiş bakışı sayesinde, onun kavradığı gerçeği bizde kavrıyoruz ve bu izleyiciye hoş bir şok etkisi yapıyor.
Filmin müzikleri de bir harika, Andrew Hollander, filmdeki müthiş ironiye tamamen uyan ve içinizde hoşnutluk kıpırtıları hissettiren çok hoş bir soundtrack bestelemiş izleyiciye. Öyle ki, müzik sizi alıp o filmin bir parçası yapıyor ve kendinizi çok rahat bir biçimde karakterlerle özdeşleştirmenizi, o havayı solumanızı sağlıyor.
Film, izlerken kendinize şöyle bir soru sormanıza da neden oluyor: "Stockholm Sendromu (rehine alınan kişinin kendini rehin alan suçluya aşık olma sendromu) 13 yıllık bir evliliğin son 10 yılında tamamen sönüp gitmiş bir aşkı yeniden alevlendirebilir mi?" İçten içe kendinizi Meg Ryan'ın oynadığı Louise karakteriyle özdeşleştiriyor ve bunun işe yaramasını umuyorsunuz. Ancak olaylar, asla düşündüğünüz gibi gitmiyor, bu da filmden gerçekten hoş bir tat almanızı sağlıyor.
Serious Moonlight mükemmel oyunculukları ,hoş ve ironi içeren müziği ve sonunda sizi gafil avlayan hikayesiyle bence dört dörtlük bir film. Bence Meg Ryan'ın en güzel filmlerinden.Türkiye'de gösterime girmedi ancak filmin DVD sini D&R ve benzeri müzik ve kitap marketlerde bulabilirsiniz. Sevgilinizi kaybetmemek için herşeyi göze alacağınızı, hatta onu rehin olarak tutacağınızı bile düşünüyor ve tiyatro tadında hoş bir film izlemek istiyorsanız, izlemenizi can-ı gönülden tavsiye ederim. İyi seyirler!:)