23 Haziran 2010 Çarşamba

En Sonunda Bende Bir Twitter Manyağı Oldum!




Çok uzun zaman önce "bu ne ola ki acaba?" diye bir Twitter hesabı açmıştım. Hesap, benim adıma mail adresimden, twitter'ı olan birkaç arkadaşımı bulmuştu, bizde birbirimizi takip etmeye başlamıştık. Ama olayı çözemediğimden ve o sırada başka işlerle uğraştığımdan, çok uzun bir süre blogumun linkini paylaşmak dışında hiç girip herhangi bir faaliyette bulunmadım. Ardından bir gün CatMozart (kedimin adı Mozart olduğundan bu nicki kullanmıştım) nickinden sıkıldım ve bunu ayarlardan değiştirmek yerine twitter hesabımı, yapılan uyarıları doğru dürüst okumadan kapadım ve yeni bir tane açmaya çalıştım. Ancak anladım ki, twitter hesabınızı bir kapattınız mı, bir daha aynı mail adresiyle başka bir hesap açamıyormuşsunuz. Tekrar açmak için elim mahkum, hiç kullanmadığım yahoo adresimi kullanmak zorunda kaldım, yeni nickim NewJaneAusten'dı. Evet, biraz kendimi beğenmiş gibi duruyorum bu nickle, tüm dünyaya yeni Jane Austen'ın ben olduğumu haykırır gibi adeta, ancak Jane Austen en sevdiğim ve onun gibi yazmak istediğim yazarlardan biridir ve kendimi nedense ona çok yakın hissederim, bu yüzden bu nicki kullanmak hoşuma gidiyor. Her neyse, yine yaklaşık 1-2 ay boyunca Stella McCartney (Paul McCartney'nin dünya modasına imza atmış ve ismi markalaşmış kızı) dışında hiç kimseyi ne takip ettim, ne de takip edildim. Mail adresimde hiç kimse kayıtlı olmadığı için arkadaşlarımı da bulamıyordum, bende yine boşverip başka şeylerle ilgilenmeye başladım.
Geçenlerde, çıkan kitabıyla keşfettiğim PuCCa'nın blogunu okurken, onun da bir twitter hesabı olduğunu gördüm ve takip edebilmek için twitter'ımı açıp onu ekledim.Derken aklıma eski twitter'ımda ekli olan arkadaşım Berke geldi, hesabı Facebook'unda yazıyordu, onu da ekledim.Sonra bir baktım, insanlar profillerinin arka planındaki sinir bozucu derecede açık mavi rengi, farklı farklı resimlerle değiştirebiliyorlar. Siyah beyaz ve çok şeker bir Beatles resmi ve yazı renklerini değiştirmek, twitter'a olan sempatimi belirgin bir biçimde arttırdı. Ardından Berke'nin takip ettiği insanlara bir göz attım ve hoşuma gidenleri ben de takip etmeye başladım. Sonra o takip ettiklerimin takip ettiklerine baktım, böyle böyle derken bayağı bir kişiyi takip etmeye başladım. Ancak en can alıcı iki olaydan söz etmeden geçemeyeceğim, birincisi John Cusack'in IPhone aracılığıyla paylaştığı bir resme yorum yazabileceğimi farketmemdi. John Cusack'in benim onun fotoğrafına yazdığım yorumu görebilecek olma fikri neredeyse delirmeme neden olacaktı. Sonuçta yorumumun öteki fanların yorumlarından bir farkı yoktu ve adam uğraşıp cevap verecek falan değildi, ancak yine de yorumlara bakacağı tutup şöyle bir gözüne de çarpsa, John Cusack'in gözüne benim yazdığım bir cümle çarpacaktı. Bu düşünce insanın aklını başından alıyor.
Ancak daha da güzeli, twitter'ımla ilgilenmeye başladığım günün ertesi günü oldu. Hiç tanımadığım, yabancı 5-6 kişi beni izlemeye başlamıştı ve bir "direct message" ım vardı. Direct Message'ım önceki gece takip etmeye başladığım ve lisede arkasından çok konuştuğumuz John Lennon'ın karısı Yoko Ono'dan geliyordu! "Beni takip ettiğiniz için çok teşekkürler, sevgiler, Yoko" yazıyordu ve sonradan farkettim ki Yoko Ono'da beni izlemeye başlamıştı! Neden olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok, daha minicik bir tweet'im bile yoktu hemde. Lise boyunca nefret ettiğim kadına birden hafiften bir sempati beslemeye başladım.
Şimdi düşündüm de aslında benim bu durumum yukarıdaki Yiğit Özgür karikatürüne benziyor sanırım, hani arkasından bir sürü laf ettiğimiz ünlü tipler bize azcık iyi davransa nasıl da hemen eririz!.. "İyi biriymiş be aslında, bilmeden etmeden bir sürü şey söylüyoruz hakkında" falan diye geçiririz içimizden. Sanırım bu olayın iki boyutu var, birincisi, söz konusu ünlü şahıs gerçekten iyi biridir, arkasından tüm söylenen kötü sözler 'kedi uzanamadığı ciğere pis dermiş' hesabıdır ve onun aslında iyi biri olduğunu kendi kibirimizden görememiş olmanın farkındalığıdır; ikincisi ise, söz konusu ünlü şahsın hakkında söylenen kötü şeyler aslında doğrudur ve normalde hiç tasvip etmeyiz, ancak yine bir şekilde o kişiye denk gelsek ve o kişi bize iyi davransa, egomuzun, ünlü biri tarafından keşfedilip iyi davranılmadan kaynaklanan bir biçimde bir zeplin misali şişmesi durumudur. Bu benimki ikisi de olabilir, eğer Yoko'yla şahsen tanışma fırsatım olsaydı, hangisi olduğunu söyleyebilirdim sizlere.
Şu an, twitter'ımla uğraşmaya başlamamın 3. günü ve 42 takip ettiğim ve hepsi de kanıtlanmış olan hesap, 11 de takipçim var. Bu 11 kişinin sadece 3ü Türk ve tanıdığım insanlar, birde Yoko'nun kim olduğunu biliyorum (doğal olarak), geriye kalan takipçilerim ise yabancı ve kim oldukları hakkında hiçbir fikrim yok. Bu bana çok tuhaf geliyor, bu yüzden Twitter'ı olanlar, sizlere sesleniyorum, adresim aşağıda, lütfen beni takip edin, bende sizi takip edeyim, çünkü günlerdir yabancı follower'ların arasında ne yapacağımı bilemez bir halde duruyorum. Hem blogu Facebook'tan olduğu kadar oradan da takip edebilirsiniz, bende home page'imde azcık Türkçe iletiler görüp sevinir, cevap falan yazarım.
Hesabım : http://twitter.com/NewJaneAusten
Twitter'da tweetlemek üzere! :)

Grease Müzikali / The Grease Musical


Çektiğimiz düzgün çıkan fotoğraflar



Geçtiğimiz günlerde, nihayet uzun zamandır izlemeyi dört gözle beklediğim Grease Müzikali'ne gidebildim. Grease filmini çocukluğumdan beri çok severim, bunda muhtemelen, annemin bu filme kendi çocukluğundan beri bayılmasının büyük bir katkısı var. John Travolta ve Olivia Newton-John beraber o kadar harika bir iş çıkarıyorlar ki bu 1977 yapımı filmde, anne ve babalarımızın jenerasyonunun bu filme olan hayranlıklarını anlamakta hiç de güçlük çekmiyoruz. Çocukluğumdan beri Grease hayranı olan benim, Grease'in müzikalini sahnede canlı olarak izlememin ne demek olduğunu siz düşünün artık. Filmi 10 kereden fazla izlemiş ve tüm şarkıları ezbere bilen, çok uzun bir müddet, taşındığımız her yeni evdeki odasının kapısına gitgide daha da yıpranan ve orasından burasında yırtılıp duran Grease posterini asan, ara sıra filmden alıntılar yapan biri olarak, müzikale giderken aşırı derecede heyecanlı olmalıydım - ama değildim. Nedenini bilmiyorum, belki o günlerdeki ruh halim buna engel oluyordu, belki de ' Bu kadar büyütecek ne var canım, sonuçta John Travolta'yla Olivia Newton-John'u 1977'deki halleriyle canlı canlı izlemeye gitmiyoruz ya' diye saçlarımı kuruturken aklıma gelen aptalca bir düşünce neden olmuştu buna.
Onur'la birlikte, Üsküdar'dan Kuruçeşme Arena'ya kalkan tekneye bindik ve yaklaşık 20-25 dakika sonra Kuruçeşme Arena'ya ayak bastık - ki İstanbul'da ikamet eden biri için bu çok çabuk, kolay ve rahat geçen bir yolculuktu. Etrafıma bakıp müzikalin hazırlıklarını, sahneyi, şık bir biçimde ışıklandırılmış yerleri ve yine orta derecede şık giyinmiş bir sürü insanın oluşturduğu kalabalığı görünce, içimde bir yerlerde öss'den ve Onur'un 6 aylık yokluğundan dolayı artık öldüğünü düşündüğüm bir parçam (heyecan duyan kısım / neşe duyan kısım ya da onun gibi bir şey, kimbilir) hafifçe kıpırdandı. Sonuçta uzun zamandır katıldığım ve hayatım boyunca katılmış olacağım en büyük sosyal olaylardan biriydi bu.
Onca para verip, 1.kademeden aldığımız yerlerin,aslında sıkışık tıkışık düzende yerleştirilmiş, aşırı rahatsız plastik sandalyeler olduğunu görmemiz bizi biraz hayal kırıklığına uğrattı ancak en azından sahneye çok yakındık, böylelikle herşeyi daha iyi görebilecektik. Tabii zavallı ben, gözlerimin ne kadar miyop olduğunu hesaba katmadan, sırf numarası biraz büyüdü diye başımı ağrıtan ancak yine de uzağı net gösteren gözlüğümü yanıma almayı reddettiğim için (nedense müzikale gitmeden önce canım çok sıkkındı ve bir de baş ağrısı çekemeyeceğime dair kapris yapmıştım kendi kendime), hiçbir oyuncunun yüzünü net göremedim ve bu gerçekten de sinir bozucuydu. Evet, izlemesine çok rahat izledim diyebilirim, sadece Danny Zuko'yu (filmde John Travolta'nın oynadığı baş karakter) oynayan adam, arada gelip bana bir şey sorsaydı, üzerinde kostümü olmadığı müddetçe onu tanıyamazdım. Kısacası Grease ne yazık ki aklımda birazcık da bulanık olarak kalacak.
Bunun dışında oyuncuların performansları çok iyiydi ve kadronun,kaydını alıp dinlediğim öteki
Grease müzikali kadrolarının aksine, sesi filmdeki Stockard Channing'e benzeyen (yani güzel bir sese sahip) bir Rizzo karakterini barındırması, gerçekten çok hoştu. Ancak filmin aksine müzikalde Sandy'nin daha az sahnede yer aldığını görmek ve arabalı sinema sahnesinde Sandy Danny'e kızıp çekip gittiğinde Danny'nin filmdeki "Oh Sandy" adlı daha bir slow şarkı yerine "Alone at the Drive-in" adlı daha hareketli bir şarkı söylediğini görmek (sonuçta "Oh Sandy" filmin en ünlü şarkılarındandır) beni biraz hayalkırıklığına uğrattı diyebilirim.
Yine filmin aksine,Frenchy karakterine lisesi ve güzellik okulu arasında yapması gereken seçimde ona yol gösteren Melek rolünü bir erkek yerine, benim gittiğim gösteride (ki benim gittiğim gösteri Türkiye'deki en sonuncu gösteriydi) şişman, ışıl ışıl bir elbise giymiş ve çok iyi bir sesi olan zenci bir kadın oynuyordu. Ama mutlaka magazin haberlerinden birinde rastlamış olduğunuz üzere, bizim izlediğimizden birkaç gösteri önceki bir gösteride, bu Melek rolünü,şimdilerde üzerine yapışmış "Ahlaksız Adam Behlül" rolüyle tanınan Kıvanç Tatlıtuğ oynamıştı. Aslında You Tube'da izlediğim videolardan anladığım kadarıyla (bütün şarkı boyunca çekilmiş hiçbir görüntü yoktu, onun yerine kısa kısa birkaç görüntü vardı ve bundan tam bir karar vermek pek mümkün değil) pek fena oynamamış.
Bütün bunların dışında, şovu sunmakla görevli ve aynı zamanda filmde dans yarışmasını soran Vince Fontaigne rolündeki adamın aşırı enerjik olması, şov başlayana kadar biz seyircileri oyalaması ve üşenmeyip bir parça Türkçe öğrenip, az da olsa Türkçe konuşmaya çabalaması, sahnelenen oyun ve tabii söylenen şarkıların İngilizce'den çevirisinin sahnenin iki yanındaki dev ekranlarda siyah fon üzerine kocaman beyaz harflerle gösterilmesi, diğer bir değişle müzikalin İngilizcesi çokta iyi olmayanlar için bir altyazıya (bu durumda yan yazılara) sahip olması, hoş,küçük detaylardı. Orkestra inanılmaz derecede mükemmeldi,bir an 'keşke onlarla çalabilseydim' diye düşünmedim değil, aynı şekilde Onur'un da böyle düşündüğüne inanıyorum. Oyuncuların sesleri, filmdeki oyuncuların seslerine benziyordu, böylelikle yıllardır soundtrackini dinlemiş olduğum şarkılar, yine benzer seslerle seslendirildiği için kulağıma yabancıymış gibi gelmedi.
Cep telefonumla (ne yazık ki fotoğraf makinesi de getirmemiştik) birkaç fotoğraf çekmeye, birkaç video yakalamaya çalıştım kendi görsel şölenimden fedakarlık ederek, ancak eve gelip bilgisayarda baktığımda pek işe yarar kalitede birşeyler bulamadığımı söylemeliyim. İşe yarayanları burada sizlerle paylaşacağım zaten. Bunun dışında herhangi bir broşürümsü birşey dağıtılmadığından ve internette yaptığım araştırmalar sonuç vermediğinden,ne başrol oyuncularının adını, ne de bu ekibin hangi ülkeden geldiğini biliyorum. Yüzlerini de bulanık görmüş olmamdan dolayı tüm bu bilinmezlik ve kimlik tanımsızlığı bayağı sinir bozucu, ancak yine de başka bir açıdan bakıldığında bir tür rüya gibi geliyor.
Birkaç yıl önce bir gün Grease müzikalini ön sıralardan izleyeceğimi söyleseler, bunu pek gerçekçi bulmazdım sanırım,"keşke.." diyip geçiştirirdim. Şu anda, içimde bunu da yaşamış olmanın verdiği bir keyif var. Tıpkı gösteri sonrası, tekrar Üsküdar'a dönmek için tekneye doğru yürürken içimde hissettiğim keyif gibi. Onca sıkıntı sonrası, içimde bir yerlerde yorgunlukla yere bırakmış ruhum, biraz olsun dinlenmiş gibi, yattığı yerden doğruldu, hafifçe gerindi, etrafına şaşkın şaşkın şöyle bir baktı ve "Bitti mi? Artık yeniden yaşamaya başlıyor muyuz?" diye sordu bana. Bende ondaki bu kıpırdanmayı görünce, onu, sahnedeki bir Grease oyuncusu gibi dans edip şarkı söylecek kadar mutlu edecek rengarenk bir hayat yaşamaya çalışacağıma dair kendi kendime söz verdim.

22 Haziran 2010 Salı

Oldies


Geçenlerde internette gezinirken bu resme rastladım. Dikkatli bakılmadıkça, kim olduklarını anlayamayabilirsiniz. Karşınızda gerçekten çok ama çok yaşlı Beatles grubu duruyor!
Bu kadar yaşlandıklarını görebilmek isterdim. Hayatımda bir kez olsun konserlerine gidebileceğim kadar uzun süre bir arada kalıp konser vermelerini isterdim. Gerçi resimde müzisyenden çok, bir yerlerin başkanlığından emekli olmuş, aileleriyle huzur içinde şehir dışında yaşadıkları muhteşem villalarında yaşayan büyükbabalara benziyorlar.:) Bu kadar yaşlanabildiklerini gerçekten görmek isterdim (gerçi Paul bu yolda ilerliyor gibi görünüyor). Ama ne yazık ki The Beatles asla yaşlanmayacak, yaşlanamayacak bir grup..

14 Haziran 2010 Pazartesi

Hayatımızın Fon Müzikleri




Hepimizin zaman zaman, önemli anlarda, romantik anlarımızda, öfke dolu olduğumuz zamanlarda,hüzünlü anlarda kafamızda çalan yahut arka fonda çalıyor olmasını arzuladığımız müzikler vardır. Mesela ben bunu çok sık arzularım. Ama tabii ki evren, başka işi gücü yokmuş gibi, bütün enerjisini benim aptal bir kalp kırıklığıma ya da bir başarıma odaklayarak, çevremdeki gürültüleri mükemmel bir biçimde harmanlayıp bana bunu ruh halime uygun müthiş bir besteyle duyurmayacağı için, şimdilik böyle can alıcı anlarda beynimde kendiliğinden çalan, insanoğlunun yazdığı basit şarkılarla yetiniyorum. Ama isterdim ki, tıpkı filmlerdeki gibi birden o önemli anda duruma uygun bir şarkı çalmaya başlasın arka fonda. Bende kendi filmimin baş aktrisi olarak, diğer aktör ve aktrisler gibi arka fondaki müziği duymuyormuş gibi yapayım (tabii onlar gerçekten duymuyorlar, sonuçta müzikler görüntülere daha sonra ekleniyor) ama aslında duyayım ve içimden "Well done universe, yine iyi bir iş başardın" diyerek gizli gizli sevineyim. Ancak ne yazık ki böyle şeyler bir tek filmlerde oluyor.
Bazen de, beyninizde çalan ya da o anda gerçekten bulunduğunuz ortamda arkada çalan müzikler o anki ruh durumunuza / o ana uymayabiliyor. Örneğin lise hazırlıktayken, Melis'in hoşlandığı bir çocuk vardı, bir gün okul çıkışında bu çocuk servisinin en arkasına, cam kenarındaki koltuğa oturmuş, camdan sarkmış, kendi sınıfından bir çocukla güle oynaya birşeyler konuşuyordu. Baktım Melis'in gözleri çocuğa sabitlenmiş, bari fon müziği yapayım diyerek araya girdim ve alaycı bir ses tonuyla Only You adlı şarkıyı söylemeye başladım: "Only youuuu can make all this world seem right.. Ooonly youuu -" Şarkım çocuğun arkadaşına orta parmağını havaya kaldırmak suretiyle hareket çekmesiyle, bozulmuş plakların ya da kapanan elektrik süpürgesinin çıkardığı sesle durdu. Çocuk, şarkının yarattığı tüm o aydınlık, soft, güzellik dolu atmosferi yok etmiş, kendisinin de her insanoğlu gibi hareket çekebilme, bağıra bağıra küfür edebilme, geyiği tavana vurdurma, gereksiz yere iyice iğrençleşme potansiyeline sahip olduğunu anında yüzümüze çarpmış, aslında bir filmde yaşamadığımız ve onun servisi kalkana kadar, yakışıklı, cool ve efendi bir biçimde davrandığı bir versiyonu olmadığı gerçeğinin kafamıza dank etmesini sağlamıştı. Tabi bunun ardından biz Melis'le gülme krizine girmiştik, yine de kahkahalarımızdaki hayal kırıklıklarını saklayamamıştık.
Yine lisedeyken, bir ara her gittiğim yerde Mor ve Ötesi'nin 'Bir Derdim Var' şarkısı çalıyordu: "Biir deeerdim var artık tuutaamam iiçimdee, giitseem nereyee kaadar, kaalsam neye yaarar..." Bu şarkının her gittiğim yerde arkada bir yerlerde çalması öyle bir boyuta ulaştı ki, artık "Acaba benim gerçekten bir derdim mi var içimde tutamadığım? Bu evrenin bana gönderdiği bir işaret mi?" diye ciddi ciddi düşünerek kendimden şüphe etmiştim. Kendi kendime konuşmalarım bile bu durumdan etkilendi : "Üff İnternette de kimse yok.. Eve mi gitsem? (o zamanlar internet cafeye gidiyordum) Ama gitsem nereye kadar ne yapcam evde, sıkılmaktan başka? İyi de kimse yok işte kalsan neye yarayacak? Boşu boşuna para.."
Allah'tan sonradan şarkının modası geçti de çalmamaya başladılar, bende kendime geldim.
Ancak tam bir yıl boyunca modası br türlü geçmek bilmeyen ve sizi her gittiğiniz yerde takip eden kabus gibi şarkılar da var - Serdar Ortaç şarkıları! Plajda çalar, sahilde çalar, tüm müzik marketlerde çalar(bir ara D&R'a gidemiyordum sırf bu yüzden), yanınızdan geçen arabada çalar, televizyonda, radyoda, sivilceli bir yeniyetmenin elindeki son model cep telefonunun hopörlöründen çalar, restaurantlarda, takside,her yerde ama her yerde çalar, öyle ki, herşeyi bırakıp turuncu bir elbise giyerek budist olmak ve bir budist tapınağına huzur bulmak amacıyla sığınmak istersiniz, ancak bu hayalleriniz budistlerden birinin aniden arınma töreni için teybe koyduğu kasetle kabusa dönüşür, onlarca turuncu elbiseli kel adam cıstak cıstak cıstak şeklinde bir ritmi olan şarkı eşliğinde senkronize olarak dans ederler ve "binlerce dansöööz vaar!" diye şarkıyı bozuk Türkçeleriyle söylerken, sen ellerini kulaklarına kapatarak "Haağğyııır, haağğyıır!" diye bağırıp inlemekle meşgulsündür. Derken birisinin sana dokunmasıyla gerçek dünyaya dönersin birden: "Tatlım iyi misin? Bir yerin mi ağrıyor, yüzünde acı dolu bir ifade var?" Sen karşındakine "Yok, yok iyiyim ben.." diye mırıldanırken, yanından hızla geçen arabanın birinden son ses "Şeytan diyor ki yanaş şuna" çalmaktadır. Şeytan der ki sana o anda, yanaş şuna ağzını burnunu dağıt!
Onur'la Antalya'ya tatile gittiğimizde, onun en çok istediği şeylerden biri de sahilde, ayışığı altında romantizim eşliğinde kumlara uzanmaktı. Melis, ben ve o olarak üç kişi gittiğimizde elbette pek bir romantizm olacağı söylenmeyebilirdi, ancak sahil şeridinde ip gibi dizili onlarca gece kulübünden de castık castık, üç yüz beşyüz şeklinde Serdar Ortaç şarkıları çalacağı ve gecemizi mahvedeceği hiç aklımıza gelmemişti. En kötü yanı da; tamamen sessizlik içindeki bir yere gittiğinde tüm o nefret ettiğin şarkıların beyninde çalması ve senin asla istemediğin halde bir şekilde tüm şarkı sözlerini ezberlemiş olman. Yani asla kurtuluş yok.
Yine de bazen romantik anlara romantik şarkılar denk geldiği de oluyor. Bazı cafe ve restaurantlarda gayet güzel müzikler çalabiliyor. Öyle anlarda aşırı derecede mutlu oluyorum ve "Ah işte bu şarkı beni bitirir" pozları takınıyorum.
Sırf kendimizi iyi hissetmek için fon müziğimizi yanımızda taşıdığımız da çok olur aslında. Dışarı çıkıp otobüse, tekneye, minibüse falan bindiğimde, neredeyse herkesin kulağında bir kulaklık var. Bunun nedeni herkesin yüreğinde güm güm atan müzik aşkı değil elbette; kendimizi iyi hissedelim, neşemiz yerine gelsin, bir de hava güneşliyse ve tekneyle karşıya geçiyorsak, o şarkı eşliğinde klibimiz çekiliyormuş gibi hissedelim, egomuz biraz şişip mutlu olsun diye dinliyoruz o müzikleri. Ben bazen acayip kaptırıyorum, yürüyüşüm bile podyumda yürüyen mankenler gibi oluyor, bu hayatta hiçbir şey beni alt edemezmiş gibi etrafıma bakınıyorum mutlu mutlu, tabii bu bakış güneş gözlüklerimden dolayı dışarı yansımıyor ama olsun.
Antalya'dayken, Atatürk Stadyum'unun karşısında (bölgenin adını unuttuğuma inanamıyorum), biraz ileride Kemer Müzik diye minicik bir müzik dükkanı vardı. Beatles'ın, John'un, Paul'ün, George'un hatta Ringo'nun solo albümlerini bulabildiğimiz koskoca Antalya'daki tek yerdi. Oranın sahibi gri saçlı, müzikten iyi anlayan koleksiyoncu bir adamdı. Sık sık gittiğimiz için adam artık Melis'le beni tanıyor, bize albümlerde bazen indirim yapıyor, bir de uzun uzadıya bizimle muhabbetler ediyordu. Aslında benimle ediyordu, çünkü adamla o uzun muhabbetlere nezaketen giren bendim, Melis hep sıkılır, minicik dükkanın her cm ini inceler, sonra yanıma gelip çaktırmadan beni dürter ya da bir yerimi çekiştirirdi artık gidelim diye. Ordan Paul'ün iki tane cdsini almıştım, biri de Flaming Pie'dı. Bir sohbetimizde adam bana bu albümle ilgili bir hikaye anlatmıştı, adamın biri gelmiş, yana yakıla Flaming Pie'ın albümünü sormuş, ancak Melis ondan önce davranıp dükkandaki tek Flaming Pie'ı bana doğumgünü hediyesi olarak almış olduğu için, adam doğal olarak albümü satın alamamış. Bu Kemer Müzik'teki amcaya o albümü getirtebilir mi diye sormuş, o da deneyeceğini söylemiş. Sonra nasıl ve neden olduğunu hatırlamıyorum ama adam bizim amcaya neden bu kadar çok bu albümü satın almak istediğini anlatmış. Hikayesi şöyle; bu adamcağız bir gün parası pulu yokken ve işsizken bir arkadaşının arabasına binmiş, arka koltuğa oturmuş - önde başka biri oturuyormuş çünkü. Sonra o arabanın sahibi müzik açmış, arabanın teybinde çalan da Paul McCartney'nin Flaming Pie albümüymüş. Adamcağız, çalan bir şarkıda arkadaşının keyifle arabasını kullanmasına çok özenmiş, içi gitmiş. Sonradan bu olay içinde hep ukde olarak kalmış; bir iş bulmuş, çok para kazanmış, altına bir araba çekmiş, ancak tek eksiği bu albümmüş. "Adam takmış, illa arabasını kullanırken o albümü dinleyecekmiş" demişti müzik marketçi amca. Çok şaşırmıştım, adama da bayağı üzülmüştüm, eğer benim de Paul saplantım olmasa albümü geri verir ve "Bunu o adama verin yazık." derdim herhalde. Hala merak ederim acaba adam muradına erdi mi, albümü bulup arabasını kullanırken dinledi mi, arabasının üstü açık mıydı, güneş tenini yakarken gözünde güneş gözlükleri, saçları rüzgarla geriye savrularak bağıra bağıra "I'm the man on the Flaming Pie!" diye şarkıyı söyledi mi? Hayatının en çok istediği fon müziğine kavuştu mu?
Güzel şey hayatımızda fon müziği olmasını istememiz. ÖSYM ve banka arasında dört kez koşturup durduktan ve sonra yaklaşık 30 kişiyi beklediğim bir kuyruktan sonra nihayetinde, tam da son gününde YDS başvurusu yapabilmeyi başardığım zaman, ÖSYM merkezinden çıkarken aniden beynimde Queen'in "We Are The Champions" şarkısının çalmaya başlaması bir tesadüf müdür yoksa bilinçaltımın fon müziğine olan arzusu mudur? Ya da umursamaz hissettiğim zamanlarda Oasis'in "Importance Of Being Idle" şarkısını hatırlamam? Ya da Onur'a yemek hazırlarken gerçekten ilginç ve nedenini anlamadığım bir biçimde yine Queen'in "I Want To Break Free" şarkısının sözlerini bile bilmediğim halde ağzıma dolanması? Aşırı yorgun ve uykusuz olduğum zamanlarda Beatles'ın "I'm So Tired" ya da "I'm Only Sleeping" şarkısını istemsizce söylemeye başlamam? Birinin aşırı değiştiğini, tanıdığım eski kişi yerine saçmasapan bir insan olduğunu farkettiğimde aniden bir gitar sesiyle başlayan yine Beatles'ın "I'm Looking Through You" şarkısı? Bir ara kendimi kötü hisettiğimde 4 gün boyunca beynimde çalan ve bir Paul McCartney şarkısı olan "Beware My Love"?
Böyle daha yüzlerce örnek verebilirim. Eminim tıpkı benim gibi hepiniz bunu yaşıyorsunuzdur. Müzik insan yaşamının bir parçası ve hayatımızın fon müzikleri de bizlerin görmezden gelemeyeceğimiz kadar büyük bir parçası. "Müzik ruhun gıdasıdır" diye boşuna dememişler.
Yazımın sonuna geldim ve şu anda beynimde fon müziğim olarak, işini hakkıyla yerine her getirişinden sonra atına atlayıp gün batımına doğru yola çıkan Red Kit'in tema müziği çalıyor: " I'm a poor lonesome cowboy, I'm a long long way from home, and this poor lonesome cowboy has got a long long way to roam..."

11 Haziran 2010 Cuma

Mastering The Art Of French Cooking / Fransız Yemekleri Pişirmede Ustalaşma Sanatı


Julie & Julia filmini Onur'la izlediğim ve film hakkındaki düşüncelerimi yazdığım yazımı hatırlarsınız. İşte o zamandan beri her yerde aradığım, filmde Julie Powell'ın 524 tarifi baka baka pişirdiği Julia Child'ın Simone Beck ve Louisette Bertholle ile yazdığı "Mastering The Art Of French Cooking" kitabının Volume 1&2 sini buldum bugün!
Filmde gördüğümüz kitap, bu volume lerin 1. siydi, ve ben "Keşke bende bu kitabı bulsam ve sana bu güzel yemeklerden yapsam" dediğimden beri, Onur her kitapçıya gittiğimizde bu kitabı bana bulup almak için çok uğraştı, ancak ne yazık ki bugüne kadar bulamamıştık ve bende ümidimi kesip çoktan unutmuştum. Bugün geç kalınmış bir brunch için Suadiye'ye gittiğimizde, "Remzi Kitabevi'ne bir uğrayalım belki orada buluruz bu yemek kitabını, varsa orada vardır." dedi. Bende ona katıldım ve birlikte Remzi'ye kadar yürüdük.
Bir sürü rafa baktım, yüzlerce kitap vardı, ancak bir türlü İngilizce yemek kitaplarının olduğu rafı bulamadım. Zaten kitabı bulabileceğimize hiç ihtimal vermeden öylesine bakınıyordum, derken İngilizce yemek kitaplarının olduğu rafı büyük bir coşkuyla bulduğumu söyledim. İkimizinde gözleri rafı tararken birden bağırmaya başladım: "Buldum, buldum Onur, buldum, vallahi buldum, inanmıyorum iki volume hemde!" Onur yine her zamanki gibi bana sakin olmamı söyledi ve iki kitapla birlikte, yakındaki bir masa ve sandalyelere oturup kitapları karıştırdık. 700'e yakın sayfalı,iki kitap. İçinde yemek tariflerinden tutun da, soğan vb. gibi şeyleri nasıl tutup doğramanız gerektiğini anlatan çizimler, yemeklerin yanında önerilen şarap ve tatlı çeşitleri, şarapla pişirilen yemeklere ayrılmış bir bölüm-ki en çok yapmak istediğim şey şaraplı bir yemek pişirmek-, bir tavuğun içini doldurduktan sonra pişirirken dışarı taşmasın diye iğne iplikle nasıl dikeceğinizi gösteren çizimler falan var. İkinci kitapta bir ara tatlı-ekşi soslu öküz dili yemeğini nasıl pişireceğime dair ve bütün bir domuzu bir tepsiye yatırıp ağzına elma koyup çizgi filmlerdeki gibi nasıl kızartacağıma dair tariflere rastladım; bunlar aşırı olmakla beraber, nasıl hamur açarak kruvasan ve başka tatlılar yapacağıma dair bir bölüm daha buldum ki, bu bölüm Onur'un kitapları alma konusunda aceleci davranmaya başlamasına neden oldu.
"İngilizce yemek kitabı hemde 700 sayfa, sanki içinden seçip bir şeyler pişireceksin, neden aldın ki?" diye düşünenlere şunu söylemek istiyorum: Evet, pişireceğim! Yapacağım! Her ne kadar rafımda çok şeker görünseler de, işlevleri sadece rafımda şeker görünmek olmayacak! Kafama taktım, ilk Julia Child'ın tarifiyle Beef Bourguinion yaptığımda buraya yazacağım, resmini de çekip koyacağım. Sonuçta 2009'a girdiğimiz yeni yıl günü, hayatımda ilk defa acıbadem kurabiyeli tavuk rosto yapmış (tabii ki Melis'in ve Onur'un yardımıyla) bir insanım ben! Bu tariflerin de uygulanabilir olanlarını (domuz ve öküz dilini hayatta yapmam tabii, hatta 2. kitaptaki "Diller" başlığı altındaki hiçbir şeyi yapmayı düşünmüyorum) hayatım boyunca pişirmeye çalışacağım.
Uzun zamandır kruvasan pişirmek istiyordum, It's Complicated filminde Meryl Streep yapıyordu, çok hoşuma gitmişti yapılışı. En iyisi gidip kruvasan yapılan bölümü biraz daha okuyayım.

1 Haziran 2010 Salı

İsrail'e Lanet Etmekle, Hitler Sempatizanı Olmak Arasındaki İnce Çizgi


Bu konuda benim birşeyler yazmam ne kadar doğru olur bilemiyorum; nihayetinde, bu blog, gündemi yakından takip edip olan olaylar ve/veya siyasette olan gelişmeler hakkında yazılar yazılan bir blog değil, tam aksine, insanları gerçek dünyadan ve onun dertlerinden bir anlığına da olsa uzaklaştırma, eğlendirme amacı güden bir blog. Yine de bugün, dünya çapında sarsıcı bir şok yaşatan ve neredeyse tüm dünyayı fikir ve duygu birliğine vardıran bir olaya tanıklık edildi: İsrail'in, Gazze'ye giden yardım gemilerine korsan misali saldırıp, sırf yardım etmek isteyen masum insanları yaralayıp öldürmesine. Ve bu konu hakkında okuduğumda, kafamda yazmam gerektiğini hissettiğim cümleler birbiri ardına hızla belirmeye başladı.
Yıllar önce, bir ara her akşam ana haber bültenini izlediğim bir dönem olmuştu, ve farkettim ki, haberleri öğrenmek için açtığınız herhangi bir bültende, genellikle tüm haberler iç karartıcı, can sıkıcı, üzücü, sinirlendirici ve endişelendirici oluyor. Bunun üzerine, iyice sinirlenmeye ve strese girmeye son vermek amacıyla, gündemi pek takip etmemeye başladım. Bununla pek gurur duymuyorum, yinede kendi hayatımın streslerinden ve üzüntülerinden dolayı zaten süngüm düşmüş bir biçimde dolaşıyor, stresten dolayı 16 yaşımda bir ömür boyu benimle yaşamaları için edindiğim mide reflümden ve ülserimden çok çekiyordum. Gerçek dünyadan, üzüntülerden, dertlerden kaçmak için romanlar yazdım, kitaplar okudum, filmler izledim. Başkalarının üzüntüsü, benim, içinde yaşadığım şartların, çevrenin, olanaksızlıkların üzüntüsünü bastırıyordu. Herkesin bir kaçış yolu vardır, benimki de cahillikti, bir nebze de olsa. Özellikle çok sıkıntılı geçirdiğim ve neredeyse evden hiç çıkmadığım şu son 6 ayda,aşağı yukarı hiç televizyon izlemedim, gazeteyi sadece kültür ekleri için elime alıp okudum ve gündemdeki önemli olayları, ondan bundan duyduklarımla, dolaylı yoldan takip ettim - buna takip etmek denirse. Bu yüzden şu anda yazdığım bu yazıyı, yazma konusunda otorite olmadığımı, belki benden daha bilgili olanların, yazdıklarımda birçok hata bulabileceklerini önceden söyleyerek sizleri uyarmak istedim.
Bugün geç saatte kalktım, önce 100 soruluk bi İngilizce testi çözdüm, yüzümü bile yıkamadan. Sonra bilgisayarımı açıp Facebook'a girdim, ve herkesin İsrail'i boykot ettiğini, kınayıcı sözler yazdığını gördüm. "Neler oluyor, yine ne yapmış bunlar?" diye söylenerek, Hürriyet.com a girdim ve olanları kendim okudum. Şaşırdığımı pek söyleyemem, çünkü nerede haksız savaşta olan iki ülkeden mağdur olanına (genelde daha fakir ülkeler mağdurdur) yardım kampanyası yapıldığını, eziyet edilen, işkence çektirilen, göz kırpmadan öldürülen insanlara, ilaç, yiyecek, giyecek vb. yardımı yapıldığını görsem, aklıma daima en korkuncu gelirdi: "O yardım gemilerine, uçaklarına saldırı düzenlerlerse ne olacak? Daha fazla insan ölürse ne olacak?" Nihayetinde İsrailliler, bu korkumu gerçeğe dönüştürüp, tüm dünyanın tepkisini üzerlerine çekmeyi başardılar.
Hepimiz şu anda İsraillilere lanet ediyoruz. Birçoğumuz onları boykot ediyor. Herkes, onların, yaptıklarının onbin hatta milyon katını çekmelerini diliyor (bende dahil). İçimizde köpüren öfke, tüm İsraillilerin telef olduğu katliamlar, doğal afetler vb. gibi senaryolar kurmamıza neden olup, en vahşi biçimde katledilip yok olsalar bile gözümüzü bir an olsun kırpmayacağımızı,"Oh, iyi oldu!" diyeceğimizi hissettiriyor. Yaptıkları terör, saldıkları dehşet yüzünden hepsini hakediyor olabilirler, hatta en korkuncunu bile.
Ancak benim rahatsız olduğum bir nokta var.
Facebook'ta açıldığını gördüğüm bir grup, şu an bulamadığım için, muhtemelen kapatıldı, ancak birçok kişinin paylaştığı bir sözü, başlıkları olarak atmış bir gruptu bu: "Bir gün gelecek, öldürmediğim her Yahudi için bana lanet okuyacaksınız!" A.Hitler.
Ve ben baktığımda, muhtemelen bu sabah açılmış olan grubun 1000'den fazla üyesi vardı.
Ben 89 doğumluyum ve bence, 80'li yılların jenerasyonundan olmak kolaydı, ülke içindeki sorunları saymazsak 70li, 60lı hatta 50lili yılların jenerasyonundan olmak bile bir parça kolaydı.
40'lı yılları hatırlıyor musunuz?
1. Dünya Savaşı'nın devletlerin saçmasapan çıkarları ve insan hayatına değer vermedikleri için çıkan aptalca bir savaş olduğunu düşünürdüm.
2.Dünya Savaşı ondan daha berbat. Daha acımasız. Daha korkunç.Daha az insani.
Şu anda 2. Dünya Savaşı'yla ilgili çekilmiş onlarca film var piyasada.
Schindler'in Listesi'ni hatırlıyor musunuz? Tüm film siyah-beyazdı, ancak Schindler'in gözüne çarpan, tüm o vahşetin ortasında gezinen küçük sevimli bir kız vardı. Filmdeki tek renkli şey, onun o kırmızı paltosuydu. Schindler'in, bir Alman olmasına ve Nazi Almanyasında yaşamasına rağmen, küçük kızı görünce gözlerinde beliren o tarif edilemez, endişe, acıma ve korkuyla karışık duyguyu yansıtan bakışı hatırlıyor musunuz? Filmin ilerleyen sahnelerinde, o kırmızı palto tekrar gözümüze ilişir, bir yığın cesedin arasında. Schindler'i o listeyi yapmaya ve kendi fabrikasında çalışan yüzlerce insanı ölümden kurtarmaya iten o küçük kızdır, onun kırmızı paltosu altındaki cansız bedenidir. Çünkü bir savaşın, vahşetin korkunçluğu, amacı ne olursa olsun, en masumun, en lekesizin öldürülmesiyle insanların yüzüne çarpar. Dünyanın en umursamaz insanı bile, o anda bir an için durup amaçsızca bakar,dehşete düşmüştür çünkü.
Eski mitlerde, bir Unicorn'u (Tekboynuzlu atı) öldürmek, öldüreni korkunç, lanetli bir hayata mahkum eder. Çünkü mitolojide, bir Unicorn'dan daha saf, daha lekesiz, daha masum bir yaratık yoktur.
Şimdi siz söyleyin, 5 yaşındaki bir kız çocuğunu, yahut kundaktaki birkaç günlük bebeği acımadan öldürmek, öldüreni daha mı az lanetli bir hayata mahkum eder?
Piyanist filmini hatırlayanınız var mı? İnsanlar zorla evlerinden çıkarılıp, sokakta bir sıraya diziliyor ve sırayla kafalarına birer tane kurşun sıkılıyordu. Kadın, çocuk, hiç aldırılmadan.
Hayat Güzeldir (La Vita E Bella) filmini hatırlayanınız var mı? Büyük çoğunluğu toplama kampında geçen bir filmdi, adam, yıkanmaya götürüleceklerini söyleyip tüm Yahudi çocuklarını toplayan Nazi askerlerine güvenmeyip oğlunu küçük bir dolaba saklıyordu. Giden çocuklar bir daha geri dönmüyor, öldürülüyordu.
O iğrenç toplama kamplarında, kadınlar tecavüze uğruyor, ardından işkence edilerek öldürülüyordu, hatta bazen öyle korkunç şeyler yaşıyorlardı ki, öldürülmeyi iple çeker hale geliyorlardı.
İşte beni rahatsız eden şey bu. Hitler pisliğin, faşist bir soykırımcının tekiydi. 6 milyondan fazla Yahudi'yi katletmişti.İçlerinde milyonlarca masum kadın ve çocuklar vardı. Bütün bu insanların tek suçu dinleriydi.O dine mensup bir ailede doğmuş olmalarıydı.
"Hitler'e hak veriyorum" diyenlere inanamıyorum. 70 yıl önce böylesine korkunç bir soykırım yapmaya çalışmış bu adamın, bugün bu vahşeti dünyaya yaşatan İsraillileri öngörebildiğini nasıl düşünebilirsiniz? O kadar ileri görüşlü bir adam olsaydı, o kadar hak verilecek bir kişi olsaydı, neden yarattığı yıkımın izleri hala dünyanın dört bir köşesinde bulunsun, neden tarihte bu kadar nefret edilen, tiksinilen bir lider haline gelsin? Hitler'e hak verenler, ileri görüşlülüğünü övenler, bu adam bu kadar iyi olsaydı neden ileri görüşlülüğüyle bir millet kurtarmış Atatürk gibi dünyadaki her ulus tarafından saygı görmesin? Neden işler iyi gitmediğinde, yarattığı vahşetle yüzleşmek yerine, işini kesinlikle şansa bırakmayarak, önce bir siyanür hapı ısırıp, sonra kendisini başından vursun?
Hitler'in yaptığına devam etmiş olmasını dilemek,ona hak vermek, bizi İsraillilerden farklı kılacak mı sanıyorsunuz? O kadar boykot eder ve tüm Yahudilerin Hitler ve Nazileri tarafından kadın, çocuk,hasta,yaşlı, bebek demeden gebertilmiş olmasını dilerken, bir an için durup bunu düşündünüz mü? Hitler'e hak vermeden önce, tek bildiğiniz korkunç bir adamın yarattığı vahşeti makul kılabilmek(!)- nasıl olacaksa- için sarfettiği bir laf iken, bu lafa körü körüne sarılmadan önce sizleri geçmişi araştırmaya ve o zaman yapılan katliamın, şimdikinden hiçbir farkı olmadığını görmeye davet ediyorum. İsrail'e lanet edeceğim derken, Hitler ve Nazi Almanyası sempatizanı olmayın; çünkü bu sizi de barış yanlısı olmaktan çıkarır ve İsraillilerle ve onların savundukları görüşlerle aşağı yukarı aynı kulvarda olmaya iter.
Ben barıştan yanayım ve aralarında yaklaşık 70 yıl olan iki katliamı da tüm kalbim,ruhum ve aklımla kınıyorum. Hayatını kaybedenlerin yakınlarının üzüntüsünü can-ı gönülden paylaşıyorum.
Albert Einstein'ın bir sözü var; 'İnsanlar 4. Dünya Savaşı'nı taş ve sopalarla yapacaklar' diye. Belki bu söyleyeceğim çok sinir bozucu olacak ama, insanlar o taş ve sopalarla yapılacak 4. Dünya Savaşı'nı bile göremeyecekler sanırım bu gidişle.

Allah hakkımızda hayırlısını versin, ne diyeyim!