14 Haziran 2010 Pazartesi

Hayatımızın Fon Müzikleri




Hepimizin zaman zaman, önemli anlarda, romantik anlarımızda, öfke dolu olduğumuz zamanlarda,hüzünlü anlarda kafamızda çalan yahut arka fonda çalıyor olmasını arzuladığımız müzikler vardır. Mesela ben bunu çok sık arzularım. Ama tabii ki evren, başka işi gücü yokmuş gibi, bütün enerjisini benim aptal bir kalp kırıklığıma ya da bir başarıma odaklayarak, çevremdeki gürültüleri mükemmel bir biçimde harmanlayıp bana bunu ruh halime uygun müthiş bir besteyle duyurmayacağı için, şimdilik böyle can alıcı anlarda beynimde kendiliğinden çalan, insanoğlunun yazdığı basit şarkılarla yetiniyorum. Ama isterdim ki, tıpkı filmlerdeki gibi birden o önemli anda duruma uygun bir şarkı çalmaya başlasın arka fonda. Bende kendi filmimin baş aktrisi olarak, diğer aktör ve aktrisler gibi arka fondaki müziği duymuyormuş gibi yapayım (tabii onlar gerçekten duymuyorlar, sonuçta müzikler görüntülere daha sonra ekleniyor) ama aslında duyayım ve içimden "Well done universe, yine iyi bir iş başardın" diyerek gizli gizli sevineyim. Ancak ne yazık ki böyle şeyler bir tek filmlerde oluyor.
Bazen de, beyninizde çalan ya da o anda gerçekten bulunduğunuz ortamda arkada çalan müzikler o anki ruh durumunuza / o ana uymayabiliyor. Örneğin lise hazırlıktayken, Melis'in hoşlandığı bir çocuk vardı, bir gün okul çıkışında bu çocuk servisinin en arkasına, cam kenarındaki koltuğa oturmuş, camdan sarkmış, kendi sınıfından bir çocukla güle oynaya birşeyler konuşuyordu. Baktım Melis'in gözleri çocuğa sabitlenmiş, bari fon müziği yapayım diyerek araya girdim ve alaycı bir ses tonuyla Only You adlı şarkıyı söylemeye başladım: "Only youuuu can make all this world seem right.. Ooonly youuu -" Şarkım çocuğun arkadaşına orta parmağını havaya kaldırmak suretiyle hareket çekmesiyle, bozulmuş plakların ya da kapanan elektrik süpürgesinin çıkardığı sesle durdu. Çocuk, şarkının yarattığı tüm o aydınlık, soft, güzellik dolu atmosferi yok etmiş, kendisinin de her insanoğlu gibi hareket çekebilme, bağıra bağıra küfür edebilme, geyiği tavana vurdurma, gereksiz yere iyice iğrençleşme potansiyeline sahip olduğunu anında yüzümüze çarpmış, aslında bir filmde yaşamadığımız ve onun servisi kalkana kadar, yakışıklı, cool ve efendi bir biçimde davrandığı bir versiyonu olmadığı gerçeğinin kafamıza dank etmesini sağlamıştı. Tabi bunun ardından biz Melis'le gülme krizine girmiştik, yine de kahkahalarımızdaki hayal kırıklıklarını saklayamamıştık.
Yine lisedeyken, bir ara her gittiğim yerde Mor ve Ötesi'nin 'Bir Derdim Var' şarkısı çalıyordu: "Biir deeerdim var artık tuutaamam iiçimdee, giitseem nereyee kaadar, kaalsam neye yaarar..." Bu şarkının her gittiğim yerde arkada bir yerlerde çalması öyle bir boyuta ulaştı ki, artık "Acaba benim gerçekten bir derdim mi var içimde tutamadığım? Bu evrenin bana gönderdiği bir işaret mi?" diye ciddi ciddi düşünerek kendimden şüphe etmiştim. Kendi kendime konuşmalarım bile bu durumdan etkilendi : "Üff İnternette de kimse yok.. Eve mi gitsem? (o zamanlar internet cafeye gidiyordum) Ama gitsem nereye kadar ne yapcam evde, sıkılmaktan başka? İyi de kimse yok işte kalsan neye yarayacak? Boşu boşuna para.."
Allah'tan sonradan şarkının modası geçti de çalmamaya başladılar, bende kendime geldim.
Ancak tam bir yıl boyunca modası br türlü geçmek bilmeyen ve sizi her gittiğiniz yerde takip eden kabus gibi şarkılar da var - Serdar Ortaç şarkıları! Plajda çalar, sahilde çalar, tüm müzik marketlerde çalar(bir ara D&R'a gidemiyordum sırf bu yüzden), yanınızdan geçen arabada çalar, televizyonda, radyoda, sivilceli bir yeniyetmenin elindeki son model cep telefonunun hopörlöründen çalar, restaurantlarda, takside,her yerde ama her yerde çalar, öyle ki, herşeyi bırakıp turuncu bir elbise giyerek budist olmak ve bir budist tapınağına huzur bulmak amacıyla sığınmak istersiniz, ancak bu hayalleriniz budistlerden birinin aniden arınma töreni için teybe koyduğu kasetle kabusa dönüşür, onlarca turuncu elbiseli kel adam cıstak cıstak cıstak şeklinde bir ritmi olan şarkı eşliğinde senkronize olarak dans ederler ve "binlerce dansöööz vaar!" diye şarkıyı bozuk Türkçeleriyle söylerken, sen ellerini kulaklarına kapatarak "Haağğyııır, haağğyıır!" diye bağırıp inlemekle meşgulsündür. Derken birisinin sana dokunmasıyla gerçek dünyaya dönersin birden: "Tatlım iyi misin? Bir yerin mi ağrıyor, yüzünde acı dolu bir ifade var?" Sen karşındakine "Yok, yok iyiyim ben.." diye mırıldanırken, yanından hızla geçen arabanın birinden son ses "Şeytan diyor ki yanaş şuna" çalmaktadır. Şeytan der ki sana o anda, yanaş şuna ağzını burnunu dağıt!
Onur'la Antalya'ya tatile gittiğimizde, onun en çok istediği şeylerden biri de sahilde, ayışığı altında romantizim eşliğinde kumlara uzanmaktı. Melis, ben ve o olarak üç kişi gittiğimizde elbette pek bir romantizm olacağı söylenmeyebilirdi, ancak sahil şeridinde ip gibi dizili onlarca gece kulübünden de castık castık, üç yüz beşyüz şeklinde Serdar Ortaç şarkıları çalacağı ve gecemizi mahvedeceği hiç aklımıza gelmemişti. En kötü yanı da; tamamen sessizlik içindeki bir yere gittiğinde tüm o nefret ettiğin şarkıların beyninde çalması ve senin asla istemediğin halde bir şekilde tüm şarkı sözlerini ezberlemiş olman. Yani asla kurtuluş yok.
Yine de bazen romantik anlara romantik şarkılar denk geldiği de oluyor. Bazı cafe ve restaurantlarda gayet güzel müzikler çalabiliyor. Öyle anlarda aşırı derecede mutlu oluyorum ve "Ah işte bu şarkı beni bitirir" pozları takınıyorum.
Sırf kendimizi iyi hissetmek için fon müziğimizi yanımızda taşıdığımız da çok olur aslında. Dışarı çıkıp otobüse, tekneye, minibüse falan bindiğimde, neredeyse herkesin kulağında bir kulaklık var. Bunun nedeni herkesin yüreğinde güm güm atan müzik aşkı değil elbette; kendimizi iyi hissedelim, neşemiz yerine gelsin, bir de hava güneşliyse ve tekneyle karşıya geçiyorsak, o şarkı eşliğinde klibimiz çekiliyormuş gibi hissedelim, egomuz biraz şişip mutlu olsun diye dinliyoruz o müzikleri. Ben bazen acayip kaptırıyorum, yürüyüşüm bile podyumda yürüyen mankenler gibi oluyor, bu hayatta hiçbir şey beni alt edemezmiş gibi etrafıma bakınıyorum mutlu mutlu, tabii bu bakış güneş gözlüklerimden dolayı dışarı yansımıyor ama olsun.
Antalya'dayken, Atatürk Stadyum'unun karşısında (bölgenin adını unuttuğuma inanamıyorum), biraz ileride Kemer Müzik diye minicik bir müzik dükkanı vardı. Beatles'ın, John'un, Paul'ün, George'un hatta Ringo'nun solo albümlerini bulabildiğimiz koskoca Antalya'daki tek yerdi. Oranın sahibi gri saçlı, müzikten iyi anlayan koleksiyoncu bir adamdı. Sık sık gittiğimiz için adam artık Melis'le beni tanıyor, bize albümlerde bazen indirim yapıyor, bir de uzun uzadıya bizimle muhabbetler ediyordu. Aslında benimle ediyordu, çünkü adamla o uzun muhabbetlere nezaketen giren bendim, Melis hep sıkılır, minicik dükkanın her cm ini inceler, sonra yanıma gelip çaktırmadan beni dürter ya da bir yerimi çekiştirirdi artık gidelim diye. Ordan Paul'ün iki tane cdsini almıştım, biri de Flaming Pie'dı. Bir sohbetimizde adam bana bu albümle ilgili bir hikaye anlatmıştı, adamın biri gelmiş, yana yakıla Flaming Pie'ın albümünü sormuş, ancak Melis ondan önce davranıp dükkandaki tek Flaming Pie'ı bana doğumgünü hediyesi olarak almış olduğu için, adam doğal olarak albümü satın alamamış. Bu Kemer Müzik'teki amcaya o albümü getirtebilir mi diye sormuş, o da deneyeceğini söylemiş. Sonra nasıl ve neden olduğunu hatırlamıyorum ama adam bizim amcaya neden bu kadar çok bu albümü satın almak istediğini anlatmış. Hikayesi şöyle; bu adamcağız bir gün parası pulu yokken ve işsizken bir arkadaşının arabasına binmiş, arka koltuğa oturmuş - önde başka biri oturuyormuş çünkü. Sonra o arabanın sahibi müzik açmış, arabanın teybinde çalan da Paul McCartney'nin Flaming Pie albümüymüş. Adamcağız, çalan bir şarkıda arkadaşının keyifle arabasını kullanmasına çok özenmiş, içi gitmiş. Sonradan bu olay içinde hep ukde olarak kalmış; bir iş bulmuş, çok para kazanmış, altına bir araba çekmiş, ancak tek eksiği bu albümmüş. "Adam takmış, illa arabasını kullanırken o albümü dinleyecekmiş" demişti müzik marketçi amca. Çok şaşırmıştım, adama da bayağı üzülmüştüm, eğer benim de Paul saplantım olmasa albümü geri verir ve "Bunu o adama verin yazık." derdim herhalde. Hala merak ederim acaba adam muradına erdi mi, albümü bulup arabasını kullanırken dinledi mi, arabasının üstü açık mıydı, güneş tenini yakarken gözünde güneş gözlükleri, saçları rüzgarla geriye savrularak bağıra bağıra "I'm the man on the Flaming Pie!" diye şarkıyı söyledi mi? Hayatının en çok istediği fon müziğine kavuştu mu?
Güzel şey hayatımızda fon müziği olmasını istememiz. ÖSYM ve banka arasında dört kez koşturup durduktan ve sonra yaklaşık 30 kişiyi beklediğim bir kuyruktan sonra nihayetinde, tam da son gününde YDS başvurusu yapabilmeyi başardığım zaman, ÖSYM merkezinden çıkarken aniden beynimde Queen'in "We Are The Champions" şarkısının çalmaya başlaması bir tesadüf müdür yoksa bilinçaltımın fon müziğine olan arzusu mudur? Ya da umursamaz hissettiğim zamanlarda Oasis'in "Importance Of Being Idle" şarkısını hatırlamam? Ya da Onur'a yemek hazırlarken gerçekten ilginç ve nedenini anlamadığım bir biçimde yine Queen'in "I Want To Break Free" şarkısının sözlerini bile bilmediğim halde ağzıma dolanması? Aşırı yorgun ve uykusuz olduğum zamanlarda Beatles'ın "I'm So Tired" ya da "I'm Only Sleeping" şarkısını istemsizce söylemeye başlamam? Birinin aşırı değiştiğini, tanıdığım eski kişi yerine saçmasapan bir insan olduğunu farkettiğimde aniden bir gitar sesiyle başlayan yine Beatles'ın "I'm Looking Through You" şarkısı? Bir ara kendimi kötü hisettiğimde 4 gün boyunca beynimde çalan ve bir Paul McCartney şarkısı olan "Beware My Love"?
Böyle daha yüzlerce örnek verebilirim. Eminim tıpkı benim gibi hepiniz bunu yaşıyorsunuzdur. Müzik insan yaşamının bir parçası ve hayatımızın fon müzikleri de bizlerin görmezden gelemeyeceğimiz kadar büyük bir parçası. "Müzik ruhun gıdasıdır" diye boşuna dememişler.
Yazımın sonuna geldim ve şu anda beynimde fon müziğim olarak, işini hakkıyla yerine her getirişinden sonra atına atlayıp gün batımına doğru yola çıkan Red Kit'in tema müziği çalıyor: " I'm a poor lonesome cowboy, I'm a long long way from home, and this poor lonesome cowboy has got a long long way to roam..."

4 yorum:

  1. harika benim de fon müziklerim var.mesela şu anda dinlediğim concerning hobbits horward show gibi. insana güzel duygular yaşatıyor.BLOGUN MÜZİKLERİ BİR HARİKA CANIM.TEBRİKLER

    YanıtlaSil
  2. İnsan gerçekten de dışarıdayken müzik dinlediğinde kendince bir havaya giriyo ve etrafa daha bir değişik bakmaya başlıyor. Bir zamanlar ben de dışarıda müzik dinleyerek dolaştığımda mesela şunu denerdim. Birden kulaklığı çıkarırdım ve o sırada o müzik olmadan herşeyin ne kadar sıradan olduğunu farkedip çok şaşırırdım. Müzik olduğu zaman herşey sanki daha bir başka gözükürdü gözüme. Bir keresinde de hiç unutmam ilginç bir şekilde denk gelmişti. Kırmızı ışıklarda karşıya geçmek için bekliyordum, yanımda da epey bir insan vardı bekleyen. O sırada da Yüzüklerin Efendisi'nin müziklerini dinliyorum bir yandan. Tam yeşil ışık yanıp da karşıya topluca geçmeye başladığımızda müzik de böyle tam coştuğu bi noktaya geldi. Bir anda acayip görkemli bir hal almıştı karşıya geçişim, hoşuma gitmişti. :) Bu arada Serdar Ortaç konusuna hiç değinmek istemiyorum hakkaten çok sinir bozucuydu Antalya'daki durum. Yazın çok güzel olmuş bence canım. Özellikle çok akıcı bi yazı olmuş, çok hoşuma gitti gerçekten.

    YanıtlaSil
  3. benim de seyahat diyince kafamda "riders on the storm" dönmeye başlar =)

    YanıtlaSil
  4. Sanırım bu müziğin aslında hayatımızın ne kadar büyük bir kısmını kapladığını gösteriyor:) yazıyı beğenmenize çok sevindim:D

    YanıtlaSil