28 Temmuz 2010 Çarşamba

Avatar: The Last Airbender / Son Hava Bükücü







Avatar'la ilk tanışmam, üniversitede geçirdiğim ilk senenin yazında gerçekleşti. Onur'un işi vardı ve akşam 6 ya kadar çalışıyordu, bütün gün evde kimsenin ve yapacak hiçbir şeyin olmaması, beni yeni aldığım DVD/Divx oynatıcımla aşırı derecede içli dışlı etmişti. Bütün gün oturup Onur'un bana takviye ettiği Divx'lerden seçip beğenip izliyordum.
Derken Onur o sırada kendisininde izlediği bir çizgi film olan Avatar: The Last Airbender'dan bahsetti. Ara ara bahsedip, bayağı güzel bir seri olduğunu ve benim de izlemem gerektiğini söyleyince dayanamayıp çizgi filmin ilk sezonunun cdsini ondan alıp izlemeye başladım. O zamanlar da İngilizcem iyiydi (şimdiki kadar olmasa da), ancak "listening" yani dinleyip anlama konusunda pek pratiğim yoktu. Lap top'ıma o zamanlar sahip olmadığım için de altyazı indiremiyordum, böylelikle Avatar'ın üç sezonunu da altyazısız, İngilizce olarak izledim ve sanırım bu benim ilk ciddi İngilizce dinleme,anlama alıştırmam olmuştu.
Çizgi film ve tabii film şöyle bir hikayenin üzerine kuruluydu: Su kabilesinde yaşayan bir abi ve kızkardeş, yani Sokka ve Katara bir gün avlanmaya çalışırken,buzun altında tuhaf bir şey görürler. Bu tuhaf şey,buzları kırarak yer altından yeryüzüne çıktığında, içinde ışıkla parıldayan gözlere ve alnındaki bir ok işaretine sahip bir silüetin bulunduğu, buzdan, dev bir küredir. Bu küreyi kırmaya çalışan Katara,buna muvaffak olur, küre kendi içindeki güçle parçalanır ve içinden tuhaf, bizona benzeyen bir yaratıkla, kel, alnında bir ok işareti olan bir çocuk çıkar - elbette ikisi de baygındırlar. İki kardeş, yardım etme ve onları kendine getirme amacıyla yaratıkla çocuğu köylerine götürürler. Zaman kötüdür, eskiden birlikte ve barış içinde yaşayan dört ulus, Hava Tapınağı, Su Kabilesi, Toprak Krallığı ve Ateş Ulusu, Ateş Ulusu'nun tüm dünyayı ve ulusları egemenlik altına alma arzusu yüzünden, birbirleriyle savaşmaktadırlar, hatta çoğu yerde insanlar Ateş Ulusu'nun egemenliğini kabul etmek zorunda kalmışlardır bile. Ateş Ulusu kendilerine karşı çıkılmaması için, öbür uluslardan gelen tüm özel güçlere sahip insanları, yani Toprak ve Su Bükücüleri kontrol altına almaya çalışmaktadır. Hiç kimse şu an beceriksizce de olsa Katara'nın Güney Su kabilesinin son Su Bükücüsü olduğunu bilmemektedir.
Buzun içinden çıkan çocuk kendine geldiğinde adının Aang olduğunu ve Hava Tapınağından geldiğini söyler. Katara ve Sokka büyükannelerinin de yardımıyla Aang'in yüzyıl önce kaybolan Avatar olduğunu düşünürler -ki bu düşünceleri çok isabetlidir. Avatar, dört ulusun gücünü de kontrol edebilen, yani Hava, Su, Toprak ve Ateş'in dördünü birden bükebilen, amacı dünyaya barış sağlamak olan ve öldükçe sırasıyla her ulusta reenkarnasyon aracılığıyla doğan, yüce, bilge ve güçlü kişilere verilen addır.
Aang, Avatar olduğunu normalde Avatar'lara söylenenden daha genç yaşta (16 değil 12 yaşında)öğrendiği için bu haberin ağırlığı altında ezilmiş ve kafasını toparlamak için uçan bizonu Appa'yla denizin üzerinde uçarken, bir fırtınaya yakalanıp kendilerini korumak için etraflarında bir hava küresi yaratmaya çalışmıştır. Ancak küre havanın soğukluğundan donduğu için, Avatar son 100 yıldır kayıptır, taa ki Katara ve Sokka tarafından bulunana kadar.
Aang, Ateş Ulusu'nun zulümlerini kendi gözleriyle görmesinin ardından, bir de Hava Tapınağı'nın keşişlerinin en son Avatar'ın Hava Tapınağı'ndan çıkacağı bilindiği için son kişiye kadar katledilmiş olduğunu da öğrenince, tüm korkularını ve çocuksu endişelerini bir kenara bırakır ve dünyasının istediği bir Avatar olabilme yolunda ilerleyebilmek amacıyla sırasıyla, Su, Toprak ve Ateş Bükme dersleri almaya karar verir. Ve biz ilk filmde ve çizgi dizinin ilk sezonunda onu Su Bükme dersleri alırken görürüz.
Avatar'ın çizgi dizisi samimi olmam gerekirse beni büyülemişti, özellikle en son yani 3. sezonda dizi öylesine ciddileşiyor ve mantığın üst sınırına ulaşıyordu ki, başından beri bir çocuk dizisi olarak tasarlanmadığını anlayabiliyordunuz. Ancak söylemem gerekirse, ne yazık ki filmi, çizgi diziyi beğendiğimin çeyreği kadar bile beğenmedim.
Öncelikle filmdeki karakterler birbirleriyle çok az konuşuyorlar ve bu direk aralarındaki samimiyetsizliği ya da iletişim sorunları olduğunu gözler önüne seriyor. Shyamalan, filmin ciddi bir film olmasını ve her yaştan izleyiciyi çekmesini istediği için bu şekilde yapmış sanırım ancak, bir filmin ciddi olması için o filmdeki karakterlerin birbirlerine karşı en ufak bir sıcaklık bile duymaması gerekmiyor diye düşünüyorum.Aang, dizide ne olursa olsun neşesini kaybetmeyen bir çocukken,filmde yüzünün bir tek filmin en başında güldüğünü görüyoruz. Sokka'nın, aşkı olan Güney Su Kabilesi'nin Ay Prensesiyle yakınlaşması bile bana aşırı derecede zorlama geldi, oysa çizgi dizide ayrılmak zorunda kalışlarına epey duygulanmıştım. Ayrıca, Katara'da çizgi dizide olduğu gibi sahip olduğu anaçlığından, herşeyi çekip çevirebileceğine dair etrafına yaydığı güven duygusundan ve sivri dilinden en ufak bir iz bile yoktu. Prens Zuko, gereğinden fazla yumuşak gösteriliyor, amcası İroh çizgi dizide sürekli yapıp içtiği ve hatta en çok bununla belleklere kazınmış olduğu çaylardan bir fincan içerken bile gösterilmiyordu. Açıkçası tek gördüğüm, konuşmadan çok görüntü olan,bütün olayların birbirini delicesine ve izleyicinin olaylar arasında bağ kurmasını zorlaştıran bir hızla takip ettiği, birbirleriyle aralarında iletişim özrü varmış ve hepsi bir arada olmayı aşırı garipsiyormuş gibi duran, soğuk ve ara sıra dövüşen çocuklar barındıran bir filmdi.
Ayrıca iki karakterin isimlerinin okunuşunu değiştirmek neden gerekli gelmiş merak ediyorum. Aang'in okunuşu normalde "Eeng" , İroh'nun okunuşu normalde "Ayro" iken, Aang'i "Ang", İroh' yu da "İro" diye telaffuz etmeleri bana aşırı derecede saçma geldi. Bu Lord Of The Rings'te Frodo'yu Fredo diye yahut Harry Potter'da Harry'i Hari diye okumak gibi bir şey. Neden metnin orjinaline bağlı kalınmadığını bilmiyorum.
Bu film benim ve Onur'un ilk 3D deneyimimizdi ve ilk deneyimimizin bu olması gerçekten kötü oldu.Çünkü tam iki saat boyunca bozuk gözlerimle, bulanık camları olan bir 3D gözlüğünün ardından doğru düzgün 3D yapılması becerilememiş, 3D işlemi son anda yapıldığı için gayet dandik olmuş ve filmin 15-20 dakikası boyunca 3Dliği yok olan, sözde bir 3D filme başım ağrıyarak baktım. Oysa ki filmden önceki fragmanlar gerçekten çok hoştu, bir kaya parçasının ve başka bir fragmanda bir tüyün burnumun ucuna kadar geldiği yanılsamasına kapılmak gerçekten güzeldi.
"Film hep mi kötüydü canım?" diye soranlara yanıtım "Hayır, ama orjinalini bilen bizler için vasattı" olur. Yine de filmin güzel noktalarına değinmeden geçmeyeceğim. Öncelikle, setler çok iyiydi, tüm mekanlar çizgi filmdekinin neredeyse aynısıydı, öyle ki tüm diziyi yaklaşık üç sene önce izlemiş olmama rağmen, set ve mekan tasarımı bana o tanıdıklık duygusunu yaşattı. Ayrıca müzikler yine bir James Newton Howard şaheseriydi diyebilirim. Sanırım son olarak da, Aang rolündeki Noah Ringer'ın 14 yaşında olmasına rağmen, dövüş sanatına çok hakim olması ve bu sayede, ona odaklı dövüş sahnelerinin yapmacık durmaması.Prens Zuko rolünde Slumdog Millionaire'deki Jamal Malik rolünden tanıdığımız Dev Patel'ın, filmin sonuna doğru Avatar Aang'le olan dövüş sahnesini de çok gerçekçi buldum, hatta Dev Patel'ın dövüş sanatını gerçekten iyi - en azından sahnede hiç yapmacık durmayacak kadar iyi- öğrenmiş olduğunu görmek hoşuma gitti.
Yine de filmin hiçte iyi bir uyarlama olmadığını üzülerek belirtmek isterim, hele de çizgi diziyi izlemiş ve beğenmiş bir seyirciyseniz. Night Shyamalan'ın "The Lady In The Water / Sudaki Kız" ve bana aşırı derecede saçma gelmiş filmi "The Happening / Mistik Olay" filmleri ile kötü bir biçimde düşüşe geçmiş yönetmenlik performansını bu uyarlama filmlerle tekrar yükseltebilmesini can-ı gönülden istememe rağmen, uyarlamanın, çizgi dizinin ruhunu hiç yansıtmayan vasat bir ürün olarak ortaya çıkması beni üzdü. Sanırım Shyamalan'a neden artık kötü filmler yaptığını soran gazetecinin alacağı cevabı hepimiz merak ediyoruz. İkinci filmin, tüm bu kritiklerden sonra daha derli toplu ve hoş bir biçimde izleyiciye sunulması dileğiyle.

2 yorum:

  1. Ben de Avatar: The Last Airbender ile lise arkadaşım Alper sayesinde tanışmıştım. İzlemeye başladığımda ilk bölümler her ne kadar çocuksu gözükse de gittikçe ciddileşen, derinleşen ve büyüleyen yapısı beni içine çekip almıştı. İçinde barındırdığı mizah öğeleri de çok yerli yerinde ve kararındaydı. Ayrıca dövüş kareografileri de iki boyutlu bir animasyon olduğu düşünüldüğünde oldukça başarılıydı diyebilirim.

    Gelelim filme... Öncelikle filminin yapılacağını öğrendiğimizde Ecem de ben de oldukça sevinmiş ve meraklanmıştık. Açıkçası ben güzel olacağı konusunda umutluydum. Vizyona girdikten sonra da ilk defa 3D bir filme gideceğimiz için de ayrıca mutlu ve heyecanlıydım. Filmden önceki fragmanlar 3D konusundaki önyargılarımı yıktı ve gerçekten hoşuma gitti. Ancak filmin 3D algısı ve kalitesi bundan en az birkaç kat daha kötüydü. Hatta öyle ki; filmin ilk yarısında 20 dk kadar bir süre boyunca 3D olayı direk iptal oldu ve ben gözlükleri çıkarıp izledim o kısmı. Etrafımdaki insanlarsa hala gözlüklerle izlemeye devam ediyorlardı. Bir an bozuldu mu acaba film diye düşünürken yeniden geri geldi.

    Teknik detaylar haricinde film ne yazık ki kabul edilebilir bile değildi bana göre. Yazdıkların kesinlikle tamı tamına doğru canım, sonuna kadar katılıyorum hepsine. Karakterler oturmamıştı, diyaloglar çok yetersiz ve anlamsızdı, olaylar çok kopuk ve hızlı ilerliyordu. Kısacası olmamıştı. Film bittikten sonra asıl çizgi dizi olan Avatar'ı izleme isteğiyle yanıp tutuştum resmen. Bu filmi bir an önce unutmalıydım çünkü.

    İşin bir diğer üzücü tarafı da bence seriyi izlememiş insanların bu filmden pek bir şey anlamayacak olması. Serinin bir an önce izlenmesini ve filmin yanına pek yaklaşılmamasını tavsiye ediyorum. 3D diye verdiğimiz 30TL'ye de ayrıca acıyorum.

    YanıtlaSil
  2. Avatar: The Last Airbender. Başlıca kendine öz bir felsefesi olan sınırlı dizilerden birisi. Anime olarak geçmediğini yapımcıları özellikle belirttiler yani dizi diyebiliriz. Dizi olarak bütün bölümlerini defalarca izledim. Arkadaşlarımla enine boyuna tartıştığımız, birbirimize zıt düştüğümüz bile oldu bu dizi yüzünden. Bu derece güzel bir yapıtın, böylesine bir filme layık görülmesi, sizler gibi beni de hayal kırıklığına uğrattı.

    Aslında ilk duyum olarak bana geldiğinde, arkadaşlarımla birlikte gerçekten ' Sonunda ' tepkileri vermiştik. Çok benimsediğimiz, sevdiğimiz bir çizgi dizinin, günümüz şartlarında mükemmel bir film olması içten bile değildi. Zira Avatar: The Last Airbender'ın hikayesi mükemmel ( Katara sucks btw ). Dediğim gibi film olayına ciddi anlamda kanımız ısınmıştı. Ta ki o lanet fragmanı görene kadar. Aslında yine de iyi gidiyordu. Basmışlar görsel effectleri ( Türkçe yazılışı aklıma gelmedi ) falan göze hoş geliyordu. Ancak o sahne... Rüyalarımıza girip moralimizi bozan o sahne bizi kendimizden aldı. Evet, Aang'e bir haç dövmesi yapmışlardı. O anı gördükten sonra feci şekilde protesto ettim ve filmini izlemedim, izlemicem. Bütün herkes kötü diyor zaten o yüzden pek birşey kaçırmadım sanırım.

    Bazı çizimleri hayata geçirmek hiç kolay değildir, belki de imkansızdır. Örneğin hangi insanı koyarsanız koyun, Sokka'nın sempatikliğini, Aang'in çocuksu olgunluğunu ( yeni kavram yarattım ), Katara'nın sıkıcılığını, Toph'un mükemmelliğini, Zuko'nun o esrarengiz havasını, Iroh'nun babacanlığını veya Azula'nın korku veren güzelliğini, yansıtabilecek insanlar bulmak bence çok zor.

    İzlediklerime şuana kadar pek pişman olmadım. Avatar: The Last Airbender'da bana bunu yaşatmadı. İyi ki izlemişim dediğim, kim bilir belki de ilerde kendi çocuğuma/çocuklarıma izletebileceğim güzide yapımlardan birisi.

    P.S.: Hala Aang'in 16 yaşında, uzun saçlı bir Avatar olması çook daha iyi olurdu düşüncesindeyim ancak dizi o zaman bu kadar eğlenceli olmayabilirdi.

    Second P.S.: Avatar'ı izlemiş ve beğenmiş olmanla Ecem, sana olan büyük saygım çok daha büyüdü artık..

    YanıtlaSil