17 Eylül 2010 Cuma

Savaş..


Şafakta, zafer damladı günışığıyla birlikte dudaklarımıza,

Uğruna savaştığımız,sevdiğimiz herşeyi geri kazandık.

Sen bende,ben sende hep vardık,

Bu yüzden bildik gelmemiz birbirimize,bu yüzden kokularımız tanıdık

Elele vermemiz,savaşmamız,hayatla dövüşmemiz sırt sırta.

Sevgiydi uğruna yaşadığımız,aşktı ölümü bile göze aldığımız,

Bir parçacık huzur,biraz korunma içgdüsü, biraz da şefkat idi

Uğruna bütün engelleri aşmaya çalıştığımız.

Sabırsız,tutkulu ve şefkatli sevgiydi içimde barınan,

Şimdiye kadar asla yeşertemediğim bir tohum,başka birinin gönlünde,

Oysa benim içimi dev bir sarmaşık gibi kaplamıştı bu sevgi

Bundan kaçıyorlardı belki, benden değil

Ve kaçmaları yavaş yavaş bana ruhumu kaybettirdi.

Ama sonra birden savaşmaya karar verdim,

Sevdiğim şeyleri ve kaybettiklerimi geri kazanmak için,

Ve savaş alanında seninle sırt sırta geldim,

Bir akşam ansızın,bir an durduğum için.

İçimi kemiren yalnızlık ve kendini bilmezlik duygusu,

Ve hissetmek kendini berbat; değersizliğinin kulaklarındaki uğultusu,

Beklemek hep uzun süre,ve karda çırılçıplakmışçasına düşünmek soğuğu,

Tüm bunların hepsi,şafağa kadar kafamdaydı.

Şafakta, zafer damladı günışığıyla birlikte dudaklarımıza,

Emdik,kanattık dudaklarımızı susuzluktan kurumuşçasına

Tutuştuk elele ve şöyle bir baktık etrafımıza

Bundan sonra kendi değerlerimizle,birlikte göğüs gereceğimiz dünyaya..



(Bu da eski şiirlerimden. 2 ya da 3 sene önce yazıldı.)

Sinemalarda:"Adele'nin Olağanüstü Maceraları / The Extraordinary Adventures of Adèle Blanc-Sec"






Luc Besson'ın, Jacques Tardi'nin yarattığı çizgi romandan esinlenerek senaryosunu yazıp yönettiği son filmi "Adele'in Olağanüstü Maceraları" ilginç bir fantastik film sunuyor izleyenlerine.
Bir gün ikiz kardeşi Agathe ile tenis oynarken yaptığı sert bir vuruş yüzünden, kız kardeşinin felç geçirip hiç kıpırdayamamasına ve ölü gibi durmasına neden olan Adele,başvurduğu tüm doktorların kız kardeşini iyileştirmede başarısız olduğuna şahit olunca,çareyi doğaüstü güçlerde aramaya karar verir. Niyeti, eski Mısır'da,Firavun II.Ramses'in doktoru olan ve daha o devirde bile hastalıklarına çare bulunmaya insanları iyileştirebilen olağanüstü güçlere sahip bir adamın mumyasını bulmak ve ölüleri diriltme gücüne sahip bir profesörün yardımıyla onu dirilterek kardeşini iyileştirmesini sağlamaktır. Adele Mısır'da aynı anda hem kötü adamlardan kurtulmaya,hem de firavunun doktorunun mumyasını bulmaya çalışırken, ölüleri diriltme gücüne sahip olan Profesör Marie-Joseph'de Paris'te, pratik yapmak uğruna, dinazorların sergilendiği bir müzedeki cam fanus içindeki 150 milyon yıllık bir Pterodaktil'in (kanatlı, uçabilen, etobur bir dinazor cinsi,kanat yapısı kuşların kanat yapılarına aşırı derecede benzediği için bazı bilim adamlarınca dinazor soyundan değil,kuşların soyundan geldiğine inanılıyor -en azından bir makalede öyle okuduğumu hatırlıyorum) yumurtasından dışarı çıkmasını ve Paris halkına dehşet saçmasını sağlar. Pterodaktil, özgür kaldığı ilk gece alçaktan uçarken valinin arabasıyla çarpışınca,sinirlenerek arabaya saldırır ve o muazzam gücüyle arabayı Seine Nehri'ne fırlatarak valinin ölümüne yol açar.Bu nedenle polis teşkilatı bu yaratığı bulup öldürmek üzere harekete geçerler,Profesör Marie-Joseph'in Pterodaktil'le ilişkili olduğunu anlayıp, adamı ölüme mahkum etmeleri artık an meselesidir. Adele, tüm bu sebeplerden dolayı acele etmek, II.Ramses'in mumya doktorunu ne olursa olsun çalarak Paris'e gelmek,Profesör'ü mumyayı canlandırması için idam sehpasına gitmekten kurtarmanın bir yolunu bulmak,ve Pterodaktil sorununu çözümlemek zorundadır.Bir insanın kız kardeşini iyileştirmesi hiç bu kadar zor, karmaşık ve fantastik olmamıştır herhalde.
Film bence fena değildi, özellikle mumyaların ve Pterodaktil'in efektleri gayet iyiydi,Pterodaktil ilginç bir biçimde hiçte filme ait değilmiş duygusu uyandırmıyordu - aksine gerçek çevreyle uyum sağladığını söyleyebilirim. Her filmde olduğu gibi birkaç klişe taşıyordu elbette,yine de öykünün gidişatında izleyiciyi şaşırtan ve hikayeye yön veren küçük unsurlar da yok değildi. Canlanan Mısır'lı mumyaların Louvre Müzesi'nin yanındaki, şimdiki dev cam piramitin olduğu geniş alana bakıp (filmin içinde geçtiği tarihte o meydan bomboştu,cam piramit henüz yapılmamıştı),"Burası harika bir meydan,buraya kesinlikle bir piramit yapmalıyız!" demeleri de ayrı ve hoş bir ironiklikti.
Bunun dışında filmin en son sahnesi,izleyiciyi şaşırtacak bir sahneyle bitiyor,filmi izleyecek olanlar için sürprizi bozup ne olduğunu yazmak istemiyorum,ama açıkçası o son sahne bana biraz saçma geldi diyebilirim.
Yine de eğlenceli denilebilecek bir film olduğunu söylemeliyim,başta biraz dağınık gelse de,film ilerledikçe,konu daha da toparlanıyor ve filmin sonunda Adele dışında herkes ve herşey bir yapboza tam olarak oturtuluyor. Adele içinse aynısını söyleyemeyeceğim,onunla ilgili olan belirsizlik,izleyicinin sinema salonundan içinde az da olsa bir rahatsızlık hissiyle çıkmasına neden oluyor. Merak edenler için,eğlenceli,ilginç ve değişik bir fantastik film olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de kafanızı dağıtmak istiyorsanız,bu film size çok uygun olabilir.İyi seyirler!

16 Eylül 2010 Perşembe

Pink Martini - Splendor In The Grass



Geçenlerde,Kadıköy'deki Mephisto Kitabevi'ne uğradım,öyle amaçsızca dolaşırken.Kitaplara bakarken Fransızca bir şarkının tatlı melodisi usul usul okşadı kulaklarımı - öyle ki,dayanamayıp görevliye gidip çalanın hangi albüm olduğunu sordum. Gösterdikleri albüm Pink Martini'nin Splendor In The Grass albümüydü.Ben albümü incelerken,birbirini takip eden çok hoş şarkılar kitabevinin hoperlöründen yankılanmaya devam ediyordu.'Tamam' dedim içimden,'bunu alıyorum'.
Albüm; klasik müzik, caz ve eski moda pop müziklerinin karışımından oluşmuş şarkılara sahip. Şarkıların genel dili İngilizce,ancak İtalyanca,İspanyolca, Fransızca ve Napoliten dilinde şarkılar da serpiştirilmiş aralarına ve ortaya mükemmel bir albüm çıkmış. Yaklaşık iki haftadır dinliyorum bu albümü ve şarkıların melodileri o kadar hoş ve tanıdık ki,dinlemediğim zamanlarda şarkıları beynimde yankılanıp duruyor -tıpkı şu anda olduğu gibi.
Albümü dinlerken, 5. ve 6. şarkıda bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. 5. şarkı olan "And Then You're Gone"ı grubun assolisti olarak da adlandırabileceğimiz China Forbes söylüyor. Şarkı, bir kadının,ona her türlü bağlılık yemini ettikten sonra,kadın uyurken kaçıp giden Lorenzo adında bir adama hitap ediyor, zaten şarkı, "My dear Lorenzo.." cümlesiyle başlıyor. İlk dinlediğimde bu şarkı ve sözleri bana müthiş bir keyif vermişti,müzikal açıdan dinlenmeye doyulmayacak bir parça adeta.
6. şarkı "But Now I'm Back", National Public Radio (Ulusal Halk Radyosu) muhabiri Ari Shapiro tarafından seslendirilmiş ve şarkı kendinden önce dinlediğimiz "And Then You're Gone" adlı parçaya bir cevap niteliği taşıyor.Bu sefer söz Lorenzo'da anlayacağınız, "My dear Maria,I'm here to see ya', won't you please,please open the door?" (Sevgili Maria'm, seni görmek için buraya geldim,lütfen kapıyı açar mısın?) sözleriyle başlayan şarkı,Lorenzo'nun Maria'nın kapısının önünde olduğunu ve içeri alınmak için yalvardığını anlatıyor bizlere.Tabii şarkının ilerleyen sözlerinde Lorenzo'nun, kaçışının nedenine dair uydurduğu bahaneleri ve Maria'yı tekrar kandırmaya çalışmasını dinliyoruz.Ancak Maria'nın kapıyı açmaya niyeti olmadığını farkedince,ufaktan ufaktan gitmek için izin almaya çalıştığını görüyoruz Lorenzo'nun,hatta eğer yanlış anlamadıysam,parçanın en sonundaki konuşmasında Lorenzo Maria'dan nakit para bile istiyor!
Bu iki şarkının dışındaki tüm şarkılar da mükemmel,çoğu insanda dans etme isteği ve mutluluk hissi uyandırıyor. Eğer caz,klasik müzik ve eski tarzdaki pop şarkılarını seviyor ve 5 dilde yazılmış sözlerini dinlemek istiyorsanız, Pink Martini'nin 2009 yılında piyasaya sürülmüş bu son albümü tam sizin kulaklarınıza layık,bundan emin olun.İyi dinlemeler!:)

9 Eylül 2010 Perşembe

Kafadaki Küçük,Melun Ses

Senin bir çocukluğun bile olmadı doğru düzgün değil mi?
Arkadaşın yoktu pek, yalnızdın,
Odana kapanırdın bütün gün,
Sessiz sedasız, kendi kendine oynardın.
Garip bir çocuktun sen, tuhaf, diğer çocuklardan farklı,
Beyninde milyonlarca oyun yaratır,herşeyden ilham alırdın,
Aldığın ilhamları uygulamak üzere ise,
Oyuncaklarınla odana kapanırdın.
Yalnız bir çocuktun sen,yalnız ve farklı,
Kimsenin seni anlayamadığını düşünürdün, anlayamazlardı,
Küçüktün,ama dik kafalıydın, inatçıydın,
Sanatçı bir ruhun vardı, yaratıcıydın.
Hiçbir küçük çocuk,o hala adını bilmediğin, zambağa benzer,
Mor renkli, kokusuz çiçeği ters çevirip,
Külkedisi diye oynamazdı herhalde.
Doğayı severdin, çiçekler senin oyuncaklarındı,
Ağaçlar senin barınağındı, onlara tırmanırdın bazen,
En tepelere..Hep en tepeye çıkmak isterdin,
Gökyüzüne daha yakın olmak,
Rüzgarı yüzünde hissedebilmek için..
Ama hep huzursuzdun, tedirgin
Bakışları vardı gözlerinin,
Hep yüreğinde bir sıkıntı,
Kirpiklerinde sakladığın bir gözyaşı vardı.
Çocuktun sadece,küçücük bir çocuk,
Ama yüreğinde senden bile ağır bir taş vardı sanki,
Birkaç günde bir, mutlaka ağlardın.
Ama öyle gururluydun ki belli etmezdin kimselere
Çocuktun,sadece küçücük bir çocuk,
Yüreğinde fırtınalar kopardı yine de..
Dudaklarından hiç eksik etmediğin gülümseme,
Saklardı senin o taze yüreğinin gizini.
Yaşamdan bıktığın anlar olurdu
Sıkılıp, bırakıp gitmek istediğin, tıpkı şimdiki gibi.
Hayatım huzurlu ve çok güzel diye kendini kandırıp,
Günlerini güzel geçirmeye çalışırdın bazen
Ama hep o güzel günlerin kötü sonu,
Hayal kırıklığın, acıtırdı minik yüreğini
Kime sığınsan?.. Bilemezdin..
Yatağına sığınırdın en sonunda
Yastığını ıslatan gözyaşlarınla.
Yine de hayatı severdin,
En küçük bir şey de bile koskocaman kahkahalar atardın,
Çok fazla gülerdin, etrafındakilere garip gelirdi,
"Niye bu kadar çok gülüyorsun?" diye sorduklarında,
"Çektiğim acıları,üzüntülerimi saklamak için" derdin,
"Normalde çok ağlıyorum aslında."
Küçük bir çocuktun, bir tuhaf bakarlardı sana,
Garip bir cevaptı çünkü onlara verdiğin,
Yalnızlığın ve mutsuzluğun ortasında,
Devamlı üzülen, ancak bir o kadar da gülen küçük bir çocuk
Ne demek olduğunu düşünemezlerdi asla..
Onlar ne düşünürse düşünsün,
Umrunda bile değillerdi.
İnançların vardı senin,
Küçük, fakat zekayla dolu berrak beyninde.
Belki de yüreğinin hep ağır olmasına,
Hep acıyla dolu olmasına rağmen,
Beynin ayakta kalmanı sağlıyordu.
Çocuktun, sadece küçücük bir çocuk.
Müziğe inanırdın sen,şarkılar mırıldanırdın,
Şiire inanırdın, hikayelere, kitaplara,
Çiçeklere inanırdın, güneşe ve ağaçlara,
Hayvanlara inanırdın, denize, havaya
Yıldızlara inanırdın, onların parlaklıklarına,
Ve onlar kayınca da, tutulan dileklere..
Ama en çok sevgiye inanırdın o küçücük yüreğinde,
Sevgiye ve aşka, her ne kadar tatmasanda.
Hayatında aşkın büyük önemi vardı,
Çocukluk aşkların, sevgiye muhtaçlığının,
Babasızlığının yan ürünüydü belki de.
Zaten baba kavramı,
Seni küçükken koruyacak, büyütecek,
Korktuğun ya da güven aradığın zaman kollarına atılabileceğin
Bir erkek değil miydi?
Çocukluk aşkların, o minicik akıllarıyla,
Sana tam da ihtiyaç duyduğun şeyleri sunmuştu.
Ya da sen öyle sanmıştın, bilinmez.
Hala bilmiyorsun aslında, istemiyorsun bilmek,
Tek istediğin, şu yüreğindeki taşı çıkarıp atıp,
Huzurlu ve mutlu olarak göğe yükselmek...
Ağlamak istiyorsun şu anda hıçkıra hıçkıra ağlamak,
İçinde tek bir ümidin var hala sönmemiş, ama belki zayıf
Ona tutunarak yaşıyorsun, ona inanarak,
Kendine inanarak yaşıyorsun, tüm umudun kendinde
Tereddüt etmiyorsun, kendinden eminsin.
Hiçbir şeyden korkmuyorsun iki şey dışında;
Biri Cenab-ı Hak,
Öbürü de, her nedense, geceleyin sen balkonda ya da penceredeyken,
Bir araba içindeki meçhul şahıs tarafından vurulmak.
Ama her ne kadar korkuyla karışık incelesen de tüm geçen arabaları,
İnatla kalkmıyorsun, girmiyorsun, çekilmiyorsun içeri
O balkondan ya da pencereden.
Ölümün korktuğun tek yolu bu,
Çocukluğundan beri bir kabus bu sürüp giden,
Nedeni bilinmeden.


Not:Bu şiiri 21 Mayıs 2004'te yazmışım - muhtemelen bunalımlı lise zamanlarımın başında. Tesadüfen buldum, hoşuma gitti, yayınlamak istedim.

7 Eylül 2010 Salı

Seni Uzaktan Sevmek / Going The Distance









Başrollerini Drew Barrymore ve Justin Long'un paylaştığı bu romantik komedi film, uzun mesafeli ilişkilerin yaratacağı karmaşalara dair bir bakış açısı sunuyor bizlere.
NewYork'taki bir gazetede yaz stajı yapan Erin (Barrymore),moralinin iş yerinde bozulduğu bir akşam, arkadaşıyla bir bara gider.Bir süre içtikten sonra bir oyun makinesinin başına geçer. Ancak sevgilisiyle henüz ayrılmış Garrett'da(Long) kafasını dağıtmak için aynı makinede oyun oynamak isteyince ve Erin'in konsantresini bozunca,ağız dalaşına giren bu iki yabancı,bir süre sonra aynı sürahideki birayı paylaşan iki ahbap,daha sonra da aynı yatağı paylaşan iki sarhoş olurlar.
Birbirlerinden hoşlandıklarını anlamaları çok zaman almaz,birlikte çok güzel zamanlar geçirirler,ancak bir sorun vardır,Erin'in stajı yaz sonunda bitecektir ve ablası ve ablasının ailesiyle yaşadığı yere San Francisco'ya dönecektir. Havaalanında birbirlerinden ayrılamayan Garrett ve Erin, uzun mesafeli bir ilişki yaşamaya karar verirler. Artık aralarında miller ve saat farkları vardır. Yine de tüm bu mesafeye,yalnız kalmalarına,birbirlerini deli gibi özlemelerine, birtakım kıskançlıklara ve geleceklerinin yok olabilme riskine rağmen,birlikte olmayı deneyeceklerdir.
Film mükemmeldi diyemem, ancak hoş vakit geçirten tarzda bir filmdi. Uzun zamandır başrolünde Drew Barrymore'un oynadığını izlediğim ilk filmdi ve açıkçası çok daha iyi olmasını beklerdim.Drew Barrymore yine her zamanki sıcaklığını izleyiciye yansıtıyordu,ancak Justin Long'la aralarındaki elektrik pek tutmamış gibi geldi bana.Yine de film, uzun mesafe ilişkilerine hoş bir örnekti ve çok klişe bir sonla bitmiyordu -ki bu romantik komedi alanında gerçekten hoş bir değişiklik sayılabilir. Ayrıca Erin'in titiz ablası Corinne rolündeki Christina Applegate'in performansının da çok iyi olduğunu söylemeden edemeyeceğim.
Romantik komedi ve Drew Barrymore sevenlere hoş bir sonbahar akşamı ya da günü geçirtebilecek,eğlenceli bir film. İyi seyirler!:)