12 Ekim 2010 Salı

Paul Mccartney - Here Today


And if I say I really knew you well
What would your answer be.
If you were here today.
Ooh- ooh- ooh- here to - day.

Well knowing you,
You’d probably laugh and say that we were worlds apart.
If you were here today.
Ooh- ooh- ooh- here to - day.

But as for me,
I still remember how it was before.
And I am holding back the tears no more.
Ooh- ooh- ooh- I love you, ooh-

What about the time we met,
Well I suppose that you could say that we were playing hard to get.
Didn’t understand a thing.
But we could always sing.

What about the night we cried,
Because there wasn’t any reason left to keep it all inside.
Never understood a word.
But you were always there with a smile.

And if I say I really loved you
And was glad you came along.

If you were here today.
Ooh- ooh- ooh- for you were in my song.
Ooh- ooh- ooh- here to - day.



Paul McCartney,bu şarkıyı John Lennon'a ölümünden iki sene sonra,1982'de yazdı.

9 Ekim 2010 Cumartesi

"Happy Birthday John Lennon! / İyi ki Doğdun John Lennon!" III


John Lennon'ın ani ölümü tüm dünyayı sarstı. Hayranları günlerce New York'taki evinin kapısında kamp kurup orayı bir anıta dönüştürerek yas tuttular.Dökülen gözyaşlarının haddi hesabı yoktu, tüm dünyada John öldü diye intihar edenler bile oldu. Ailesi, arkadaşları, yakınları,tanıdıkları,hayranları,herkes kahroldu. Kendini John Lennon sandığı iddia edilen psikopat Chapman'a lanetler edildi,onun idam edilmesi için gösteriler düzenlendi. Herkes şok oldu,böyle bir durumu kavrayamayacak kadar küçükler bile.
Ve John Winston Lennon, geride bir eş,iki oğul, arkadaşlar, sayısız şarkı ve beste,ve sonsuz sevgi bırakıp bu dünyadan çok genç bir yaşta, 40 yaşında göçtü. Onun dünyada bıraktığı iz, ölümünden 30 yıl sonra bile hala çok belirgin bir biçimde yaşıyor.Biz, onun ölümünden sonra doğanların bile hayatlarını etkiliyor,bizlere sevgiyi ve barışı öğretiyor. Onun kadar harika, yetenekli,cesur,sözünü sakınmayan bir adam daha bu dünyaya gelmiş midir bilinmez. O bir dahiydi, ve dehası, bu dünyayı ve insanlarını değiştirmesini,gelen her yeni nesili etkilemesini sağladı.
Bugün 9 Ekim 2010, John yaşasaydı bugün 70 yaşında olacaktı.Onun 30 yıl daha hayatta kaldığını düşünmek,onun varlığının dünyayı daha nasıl değiştirebileceğini düşünmeye de itiyor insanı. Yaramaz bir çocuktan, ukala, kıvrak zekalı ve yetenekli bir gence, dünyadaki her genç kızın rüyası olan genç bir adamdan, olgun ve dahi bir adama, kendi isteklerinden ve doğrularından taviz vermeyerek,kendini sevgiye ve barışa adamış bir efsaneye dönüştü John Lennon. Şu an bile,izlediğim her filmde, okuduğum her kitapta,dinlediğim müziklerde, etrafıma şöyle bir baktığımda bile, onun etkisinin olmadığı herhangi birşey göremiyorum.
Onun varlığını hissediyorum diyemem,ancak bulunduğu yerden izlerken,dünyanın gidişatından hiç hoşlanmadığını düşünüyorum. O tek başınaydı,yanında dostları olsa da,hep kendi başına birşeyler anlatmaya,kendince doğru olanları söylemeye çalıştı. Söyledikleri önemli şeylerdi, dünyayı değiştirebilecek şeyler. Tamamen olmasa da bir parça değiştirdi,insanları daha duyarlı, daha bilinçli hale getirdi. Yaptığı bunca şeyi, bu kadar kısa bir ömre sığdırdıysa, 30 sene daha yaşasaydı,neler yapardı hayal bile edemiyorum.
Seni seviyoruz John, ve daima seveceğiz. Doğumgünün kutlu olsun.


"A dream you dream alone is only a dream. A dream you dream together is reality."

"You may say I'm a dreamer,but I'm not the only one.I hope some day you'll join us, and the world will be as one."


Dip Not: Bu üç yazıyı da yazarken,sadece tarihler için kaynaklara baktım,bunun dışında kaynak kullanmadan hepsini hatırladığım haliyle yazdım,eğer hata yaptığım yerler varsa sizlerden özür dilerim.

"Happy Birthday John Lennon! / İyi ki Doğdun John Lennon!" II


John ilerleyen saatlerde katili olacak Mark David Chapman'a imza verirken.

Bed -in protestosu


Brian önce grubun bir demo kaydetmesini sağladı,ardından bu demoyu müzik yapımcısı George Martin'e götürüp onu dinlemesi için ikna etti, Martin,bir süre sonra çocuklarla çalışmayı kabul etti ve Beatles'ın ilk single'ı "Love Me Do" yu kaydedip piyasaya sürdü.Bu albüm Martin'in beklediğinden de büyük bir başarı getirdi.
Love Me Do piyasaya sürülmeden önce, John, sanat okulunda aynı sınıfta olduğu,uzun süreli kız arkadaşı Cynthia Powell'ın hamile olduğunu öğrendi. Cynthia bunu John'a korka korka söylemişti, ancak John beklediği korkunç tepkiyi göstermek yerine bir süre sessiz kaldı ve "Üzülme Cyn, evleneceğiz"("Don't worry Cyn,we'll get married") diye yanıtladı kız arkadaşını. Gerçekten de acele ve sessiz sedasız bir şekilde evlendiler,ilk plakları çıktığında John çoktan evlenmişti.
Beatles gitgide ünlenmeye,grup üyeleri genç kızlar tarafından idol haline getirilmeye başladı.Bu süreç içerisinde John'un evli oldu uzun bir süre saklandı,amaç her Beatles üyesinin hayranları tarafından aynı istek ve hayallerle arzulanması,sevilmesiydi.Nitekim öyle de oldu. Grup elemanları aniden gelen şöhret ve sevgi selinin içinde aşırı derecede meşgul hale geldiler, turlara gidiyor,yüzlerce konserler veriyorlardı. 1963 yılında John'un oğlu Julian dünyaya geldiğinde, John turdaydı,oğlunu görmeye ancak doğumundan bir gün sonra gelebilmişti.
Yıllar geçti, birçok albüm ve single piyasaya sürüldü,sayısız şarkı yazıldı,filmler çekildi, bol bol para kazanıldı.Grup üyeleri uzun bir süre LSD (uyuşturucu)kullandılar. Ancak başta tatlı gelen şöhret ve başarı,artık John'u boğmaya başlamıştı. Hayranları tarafından linç edilmemek için otel odasında hapis kalmalar,yeterince özgür olamamalar John'u çok sıkıyordu. Derken bir gün, Paul aracılığıyla, Japon bir Avant-garde sanatçısıyla,yine o kadının sergisinde tanıştı, Yoko Ono'yla. Küçük bir sohbetle başlayan ilişkileri aynı gün içerisinde aşka dönüştü. Yoko, John için bir kurtuluş,özgürlüğün anahtarı haline geldi. John onu elde etmek,onun yanında olmak için herşeyi hiçe sayıyordu, Cynthia'yla olan evliliğini, oğlu Julian'ı, hatta grup arkadaşlarını bile.Bir süre sonra Yoko'dan hiç ayrılmamaya başladı, Yoko onunla birlikte stüdyoya kayda geliyordu,ve bu durum diğer Beatle'ları aşırı derecede rahatsız ediyordu, özellikle de Paul'ü. Menajerleri Brian'ın 1967 yılında aşırı dozda uyuşturucu yüzünden ölmesinden sonra, zaten grup içinde gerilim iyice artmıştı, Yoko'nun gelişiyle herşey tepetaklak oldu. Paul misilleme olarak arada bir kendi karısı Linda'yı stüdyoya getirmeye başladı, George ve Ringo bu durumdan tamamen irite oldular.Bir süre yaşanan bir çekişmeden sonra John Beatles'ı bırakacağını grup arkadaşlarına bildirdi, Paul ise kendinin de grubu bıraktığını basına ilk bildiren oldu. Böylece 15 senelik Beatles grubu dağılmış oldu.
John, Cynthia'dan boşandı ve Yoko'yla evlendi.Vietnam Savaşı'nın durdurulması için birçok protesto gösteri sergiledi,bunlardan en ünlüsü "Bed-in/Bag-in"dir. Bed-in, Yoko'yla balaylarını bir hafta boyunca yatakta geçirdikleri,saçlarını ve John'un sakalını uzamaya bıraktıkları, "Give Peace A Chance/Barışa Bir Şans Verin" şarkısını yatakta pijamalarıyla gitarda çalıp söyledikleri, yatakta bir yığın röportaj verip barış istediklerini belirttikleri protesto yöntemidir. Bag-in ise John'un da Yoko'nun da birer çuvalın içine girip, basın mensuplarını "John Lennon tamamen bir çuvala girip ağzını kapattırmış!" diye çılgına çevirdikleri bir protesto yöntemidir.
Tıpkı Paul'ün Linda'yla "Wings " adlı grubu kurması gibi,John da Yoko'yla "Plastic Ono Band"i kurdu.Birçok şarkı yazdı ve albüm çıkardı. Yoko 1975 yılında John'un Julian'dan sonraki ikinci oğlunu doğurdu, Sean'ı. John, Sean'ın doğumuyla kendini tamamen oğluyla ve eviyle ilgilenmeye verdi, hayatının o sürecini kendini bir ev-erkeği (house-husband)olarak adlandırdığı bir döneme girdi. Bu dönemde oğluna bakmanın yanı sıra yemek ve ekmek de pişirdi.
Amerika, Vietnam Savaşı'nı bu kadar ateşli bir biçimde protesto eden bir İngiliz'i kendi topraklarında istemediği için, John yıllarca Amerika'da oturma izni alabilmek için mahkemelerde süründü,ancak nihayetinde, Amerika'da oturma iznini almayı başararak,bir sürü kişinin nefretini kazandı. Yoko'yla birlikte New York, Dakota'da oturmaya başladı,Sean'ın doğumu da bu yıllara tekabül eder. Oğlunun doğumundan ve ev-erkeği olarak yaşadığı dönemden sonraki 5 yıl içerisinde,çeşitli şarkılar yazmayı,konserler vermeyi ve daima barışı temsil etmeyi sürdürdü.
8 Aralık 1980 yılının gündüz saatlerinde, John bir hayranına imza verdi,hatta o imzayı verirken fotoğraflandı bile. Gece geç bir saatte, John ve Yoko'nun arabası apartmanlarının önünde durdu, gündüz imza alan hayran Mark David Chapman, apartmanın önünde bir köşede onları bekliyordu. Arabadan önce Yoko indi, apartmanın kapısına doğru ilerlerken, Chapman'la gözgöze geldi, Chapman ona hafifçe bir selam verdi, Yoko'da karşılığında Chapman'a gülümsedi. Yoko'nun arkasından John indi,oğlu Sean'ı, çoktan uyuduğunu bildiği halde görmek için sabırsızlanıyordu, Chapman'a dikkat etmeden apartman kapısına doğru yürüdü. Chapman, titreyen bir sesle ona arkasından seslendi: "Mr. Lennon?"
John,sabırsızca ona seslenenin kim olduğunu görmek için arkasını döndü, ona doğru tutulmuş silahı görmeden önce,beş el ateş edilen sesini duydu. Şok içinde,göğsüne doğru baktı ve korkuyla yanına koşan Yoko ve apartmanın kapıcısına şaşkınca "Vuruldum.." dedi, ardından yere düştü. Yoko ağlayarak yardım için bağırırken,kapıcı çıldırmış gibi,hiçbir şey yapmadan donup kalmış bir şekilde John'a bakan Chapman'a bağırmaya başladı: "Sen ne yaptığının farkında mısın?! Ne yaptığının farkında mısın?!!"
Chapman'ın dudaklarından polis gelene kadar duyulacak tek cümle duyuldu: "I just shot John Lennon /John Lennon'ı vurdum."
Polis, ambulanstan önce geldi, Chapman kaçmaya teşebbüş etmemişti bile,hemen tutuklandı, ambulans geciktiği için,John'u da hastahaneye polis arabasıyla götürmeye karar verdiler ve yaralı bedenini polis arabasının arka koltuğuna yerleştirdiler,başını Yoko'nun kucağına koydular ve hızla en yakın hastahaneye doğru yola çıktılar.Ancak,artık çok geçti ve John Lennon, 8 Aralık 1980'de 40 yaşındayken,bir polis arabasının arka koltuğunda öldü.
-Happy Birthday John Lennon III

"Happy Birthday John Lennon! / İyi ki Doğdun John Lennon!" I


-The Beatles-

John Liverpool,Cavern'de çalarken,Hamburg sonrası

Hamburg Yılları
Hamburg Yılları

Quarrymen
Quarrymen
Paul ve John'un tanıştıkları Woolton konseri
John ve George Amca

1940 yılıydı, Liverpool, çok ağır bir bombalamaya maruz kalmış, mahvolmuş bir durumdaydı.
Bir bebek, 9 Ekim sabahı saat yedide doğduğu sırada, bir hava saldırısı tam da doruk noktasındaydı. Yeni doğan bebek, olabilecek en hızlı şekilde sarılıp, bir beşiğe tıkıldı ve annesinin demir karyolasının altına yerleştirildi. Burası, bir bomba patlamasında, direkt çarpmayla oluşabilecek enkaz yığınından ya da patlamanın etkisiyle parçalanıp uçuşabilecek pencere camının parçalarından olabildiğince korunulabilecek,en güvenli yerdi.Hava saldırısının bittiğini belirten sirenler duyulduğunda,bebek, karyolanın altından çıkartıldı, ve bir süre sonra da kendisine, gelecekte tüm dünyanın bileceği ve unutmayacağı ismi konuldu: "John Winston Lennon."
John Lennon, annesinin kızkardeşi, teyzesi Mimi tarafından büyütüldü. Her zaman haylazlık peşinde olan John, çok zeki bir çocuktu, hem resme,hem yazarlığa,hem de müziğe yeteneği vardı. Küçük bir çocukken,resimlerini kendi çizdiği,yazılarını da kendi yazdığı dergiler yaratmaya bayılırdı. Mimi Teyzesinin kocası George,onun büyüdükçe müziğe ilgisi olduğunu farkedince, ona bir ağız harmonikası (bir çeşit mızıka) armağan etti,böylelikle John Lennon hayatının ilk enstrumanına kavuşmuş oldu.
John biraz büyüyüp genç bir adam olduğunda, annesi Julia'yı sık sık kendi evinde ziyaret eder oldu, bu ziyaretlerden birinde oğlunun müziğe ilgisini çoktan keşfetmiş olan Julia, ona o sıralarda yeni ünlü olmuş Elvis'in bir plağını çaldı. Rock'n Roll, saygın İngiliz ailelerinin evlerinde, dinlenmeye hiç te uygun olmayan bir müzik türüydü, Mimi Rock'n Roll'dan nefret eder,John'un radyoda bu tür müziği dinlemesine asla izin vermez,aksine onu klasik müzik dinlemeye zorlardı. Bu yüzden annesinin ona kendi evinde özgürce Rock'n Roll dinletmesi,ve oğluna banjo (gitara benzer bir tür telli çalgı) çalmayı öğretmesi, John'un sık sık Mimi'nin evinden kaçıp annesine gitmesine neden oluyordu.En sonunda annesi, oğluna ilk gitarını aldığında, Mimi'yi, evin ne tarafına gitse baş ağrısının tutmasına neden olacak gitar tıngırdamaları kuşattı.
Doğuştan bir lider olan John,okuldaki arkadaşlarını bir müzik grubu kurmaya ikna etti, bu bir Skiffle grubuydu, grup üyeleri rendeden,lavabo tahtasına kadar ellerine geçen herşeyle müzik yapıyorlardı. Grubun adı, gittikleri Quarry Bank Lisesi'nin adına ithafen Quarrymen konulmuştu. Quarrymen ismi bir süre sonra etraflarında duyulmaya başlayınca,grup birkaç kez çıkıp konser verme fırsatını buldu. Bu konserlerden biri 6 Temmuz 1957'de Woolton'da düzenlenen bir açık hava konseriydi. Bu konser sonrasında, ortak bir arkadaş, 16 yaşındaki John'a, fazla süt çocuğu gibi duran bir çocuk tanıştırdı: Paul McCartney'i.
John, karşısındaki çocuğu havalı ve küçümser gözlerle şöyle bir süzüp çocuğa yaşını sordu. Paul yaşının 14 olduğunu söyledi,kendisinin de gitar çaldığını söylemeyi de ihmal etmedi. John onunla biraz alay ederek,karşısındaki çocuğa gitarını verip çalmasını söyledi. Paul gitarı aldı, solak olduğu için John'un aksine gitarı ters tuttu,John ve diğer çocuklar ona gülerlerken,gitarın akordunu yaptı,bu gülen çocukların dikkatini çekti ve gülmeyi bıraktılar,çünkü aralarından hiçbiri akort yapmasını bilmiyordu. Derken Paul çalmaya başladı,çaldığı parça Eddie Cochran'ın "Twenty Flight Rock"ıydı. Paul çalmayı bitirdikten sonra, kimse bir daha ona gülmeye kalkışmadı. John Paul'e grupta çalması için teklifte bulundu, Paul'de bunu kabul etti.
John zamanla Paul'den akort yapmasını ve gitarda banjo akorları yerine gitar akorları çalmasını öğrendi. Paul, kendisinden bir yaş küçük, gitar çalan arkadaşı George Harrison'ı da John'a dinleterek grupta çalmaya başlamasını sağlayınca,bu üçlüyle birlikte Beatles'ın belkemiği de oluşmuş oldu.
Liseden sonra John,başka hiçbir yere devam edebilecek notlara sahip olduğu için, bir öğretmenin tavsiyesiyle, bir sanat okulunda resim okumaya başladı. Okulda tanıştığı ve çok yakın arkadaş olduğu Stuart Sutcliffe'i de çaldıkları gruba katılmaya ve bas gitar çalmaya ikna etti. Stuart muhteşem bir ressamdı,ancak gitaristliği ressamlığı ne kadar muhteşemse, o kadar berbattı. Paul, Stu'nun grupta çalmasından hoşlanmasa da, John'un hatırı için bu konuda pek birşey söylememeye çalıştı.
John 18 yaşındayken,annesi Julia, bir akşam kızkardeşi Mimi'nin evinden kendi evine dönerken, görev başında olmayan bir polis tarafından arabayla ezildi.Bu ölüm John'u çok derinden sarstı, hiçbir zaman tam anlamıyla sahip olamadığı annesini artık sonsuza kadar kaybetmişti.
Biraz uğraş ve birçok konser sonrasında,gruba Hamburg'da bir turne teklifi geldi, John ve diğer grup üyeleri bu teklifi seve seve kabul ettiler. Ama artık grubun ismi Quarrymen olamazdı, grupta Quarry Bank'ten kalan bir tek John vardı, o da liseyi çoktan bitirmişti, bu yüzden bir süre çeşitli isimler kullandılar, önce Johnny and the Moondogs (Johnny ve Ayköpekleri)ardından Silver Beetles (Gümüş Böcekler) olarak tanıttılar kendilerini. Hamburg'taki turnelerine giderlerken gruba kattıkları baterist Pete Best'le birlikte şimdi 5 kişi olmuşlardı.
Hamburg yılları,zorlu,yorucu,pis ve olabildiğince çılgınca geçti. Bir süre sonra, sahnede doğru düzgün ara vermeden sekiz saat çalmaya kadar vardırdılar işi; böyle durumlarda yemeklerini bile sahnede yiyorlar, içkilerini,sigaralarını sahnede içiyorlardı,ara sıra birbirlerine sinir olup, yemeklerini birbirlerine bile fırlatıyorlardı. Sahneden nihayet indiklerinde sabah olmuş oluyordu, grup üyeleri de kaldıkları daracık,ranzalı odaya yatmaya gidiyorlardı, Bambi sinemasının arkasındaki bir odaya.Yorgunluktan çoğunlukla sızıp kalsalar da,sinemanın sesleriyle uyanıp,filmlere küfür ettikleri de çok oluyordu. Tabii, bu arada önlerine gelen her kıza asılıp tavlamayı,onları yatağa atmanın yollarını aramayı, boş vakitlerinde striptiz klüplerine sık sık gitmeyi ihmal etmiyorlardı.Ara sıra kavgaya karıştıkları da oluyordu,örneğin bir keresinde Stuart'ı dayak yerken bulup,deli gibi dövüşe katılmışlardı.
Bir süre sonra alman bir fotoğrafçı olan Astrid Kircherr'la tanıştılar. Çok kısa bir süre sonra Astrid'le Stu birbirlerine delicesine aşık oldular,bu nedenle turne bitip,Liverpool yolu tekrar göründüğünde,Stu, Astrid'le birlikte geride kalmayı tercih etti. Bu durum John'u üzse de, Stu'nun mutluluğu için fazla itiraz edemedi. Bu Stu'yu son görüşleriydi, bu ayrılıktan sonra Stu'yla John sık sık yazışsalarda, Stu iki sene sonra ani bir beyin kanamasından dolayı öldü, doktorlar bunun iki sene önceki bar kavgasında, kafasına aldığı darbeler sonucu olduğunu söylediler.
Stu'nun ölümü John'u mahvetti,bir süreliğine içine kapanmasına neden oldu. Bu sırada Liverpool'daki Cavern adlı barda sürekli olarak çalmaya başlamışlardı. Bir müzik yapımcısı olan Brian Epstien artık isimlerini John'un kıvrak zekasıyla, Silver Beetles'tan aynı zamanda beat müziğine gönderme yapılan "Beatles"la (The Beatles - with an A / The Beatles - A harfiyle) değiştirmiş grubu burada izledi,beğendi ve menajerleri olmayı teklif etti.
Paul artık bas gitar çalıyordu,George solo gitar, John ritim gitar ve Pete Best ise bateri. Ancak Paul gibi Brian'da Pete'in bir baterist olarak yetersiz olduğunun farkındaydı,bu yüzden Pete'in yerine çok daha iyi bir baterist olan Richard Starkey'i yahut herkesin bildiği ismiyle Ringo Starr'ı getirdi, böylelikle dünyaca ünlü,bir fenomen olmuş Beatles grubu tamamlandı.
-Gerisi Happy Birthday John Lennon II'de.

8 Ekim 2010 Cuma

Google Beni Tanıyor!



"Wanted" filminde, Wesley Gibson rolünde izlediğimiz James McAvoy, rolü gereği, Wesley Gibson ismini ara sıra Google'da aratıyordu.Karşılığında çıkan yazı, tüm hayatını özetler gibiydi -"Your search - Wesley Gibson - did not match any documents". Wesley, böylelikle, hayatını bir kaybeden, arka fona karışıp gitmiş,dikkatli bakılmayınca görülmeyen bir nesne olarak geçirdiğini kendi kendine kanıtlamış oluyordu.Derken çok ilginç olayların ve insanların arasına düşerek,kendine bir hiç olmadığını kanıtladı - derinliği olmayan ve elbette aşırı abartılı bir film olsa da,izlemekten zevk aldığım bir filmdi,büyük ihtimalle James McAvoy'un oyunculuğu sayesinde.Ama bu yazıda yazmak istediğim Wanted filmi değil.
Birçoğumuz merak edip,mutlaka isimlerimizi Google'da aratmış, acaba çıkıyor muyuz, yoksa bizim adımızda başkaları mı bizim olmamız gereken sütunları işgal ediyor diye merak etmişizdir. Bunu ara sıra ben de yaptım,hatta kendi adımı yazmak haricinde,romanlarımdaki kahramanların isimlerini de arattım.İşin ilginç yanı,yazdığınız karakterlerin isimlerini taşıyan kanlı canlı insanların fotoğraflarını görmek,onları incelemeye başlamanıza ve kafanızda kurduğunuz kahramana benzeyen yönleri olup olmadığını düşünmenize neden oluyor. Yahut (başıma hiç gelmedi ama gelen olduğuna eminim) kendi isminizde başka insanlar çıkınca, o insanların yerine kendinizi koyabiliyor,eğer bu E. olmasaydım da o E. olsaydım hayatım ne ölçüde farklı olurdu diye düşünebiliyorsunuz.
Ben Google'da ismimi arattığımda, bana ait bir şeylerin,birtakım bilgilerin gün ışığına çıkması beni şaşırtıyor açıkçası. Üniversiteye kadar sadece soyadıma ya da adıma dair çok alakasız şeyler çıkıyordu,ancak üniversitede,bir tanıdığın ilginç bir şekilde beni Google'da aratarak hakkımda bilgi toplayabildiğini duydum,ve tekrar denedim. İTÜ'nün kazananlar listesinde, ya da kayıt yaptırmış öğrencilerinin arasında çıkıyordum.Derken Facebook peydahlandı ve Facebook hesabım, Google'da adımı araştırınca çıkan ilk linklerden oldu(zaten kimin ismini aratırsanız aratın, ilk Facebook linki çıkıyor -eğer kayıtlıysa tabii.Bu biraz da endişe verici,bir şekilde Facebook sayesinde Google bizim çetelemizi tutmuyor mu sizce de?). Sonra bloglar açtım, bazılarını kapatana kadar,Google'da yayınlandı blog adreslerim - bu blogun ki gibi.Bayağıdır ismimi aratmamıştım ama şimdi tekrar arattığımda, Yeditepe'nin hazırlık muafiyet sonuçları pdf'inde de adımı görebilmek mümkün. Ve başkalarının Twitter arkadaşları arasında,yorum yazdığım başka grup ve blogların linklerinde vs. kendi adımı bulabiliyorum.
Aslında düşününce tuhaf geliyor - Google'da yer işgal ediyorum/ediyoruz. Bu bir yandan gurur verici olsa da, öbür yandan rahatsız edici. Ben başkalarının üç sene önceki konservatuar giriş sınavımdan 74 ve 77 puanlarını aldığımı görmelerinden rahatsız olabilirim örneğin (rahatsız olduğumdan değil de). Ama yine de insanın hayatına dair öyle alakasız detaylar çıkabiliyor ki bazen internette önünüze, şaşırıp kalabiliyorsunuz. Örneğin hiç tanımadığım biri gelip bana tereddütsüz bir biçimde "Ben seni tanıyorum, adın şu ve 3 sene önce girdiğin konservatuar sınavının ilk aşamasını 74 ve 77 puanlarıyla geçtin" diyebilir, ben de ona ağzım açık bakakalabilirim, ve o şaşkınlıkla dudaklarımdan "Lanet olsun dostum,bunu hiç kimse bilmiyor, sen nasıl bilebilirsin ha?" diye bir film repliği dökülebilir. Çok alakasız bir insanın, sarışın mı esmer mi olduğumu bile bilmeden önce konservatuar sınav notlarımı öğrenmesi kocaman bir ironi değildir de nedir?
Google'da adımın çıkmasının güzel bir şey olduğunu düşünürdüm aslında, bir nevi ünlü olmak gibi bir şey "Bak, adım Google'da çıkıyor,sanal dünyada tanınıyorum!" - ünlü olmanın kötü olduğunu düşündüğüm için değil elbette,keşke ünlü bir yazar olabilsem de insanlar kitaplarımı kapış kapış alsa - ama durup bir kez daha düşününce, insanların seninle ilgili alakasız minik detayları internet aracılığıyla öğrenebilmesi, özel hayatının ortasına gelip birinin pat diye oturuvermesiyle aynı şey değil mi? En yakın arkadaşımın yahut nişanlımın bile o sınavı kaç puanla geçtiğimi bilmemesi (söylenmeye gerek duyulmadığı ya da insanlar çoktan unuttuğu için) ancak o puanların internette herkese açık gösterime sunulması ne kadar absürd bir şey!
Yine de yıllar geçse de,kendimi, arasıra ismimi Google'da aratmaktan alıkoyabileceğimi sanmıyorum. Sonuçta,internet her ne kadar özel hayatımıza burun sokuyormuş,ve herşeyimizi açığa vuruyormuş gibi görünse de,elbette bende her insanın istediği şeyi isterim: tanınmayı. Ya da en azından Google tarafından kaale alınmayı. Her ne kadar nasıl bir insan olduğumuzu bir bilgisayar programında ismimizin çıkıp çıkmaması belirlemiyorsa da, ismimizi arattığımızda kendimizi orada bulmanın sevincini hepimiz yaşarız. Sonuçta insanız,hepimizin içinde doğuştan gelen bir ünlü olma,tanınma isteği yatar. Çok ünlü olup da, "Keşke ünlü olmasaydım,özel hayatın gizliliğini ihlal edip duruyorlar,hayranlarımdan bıktım" diyenlere de aldırmayın. Sonuçta bunu istediler ki, ünlü olabildiler.
Biz, ünlülük miktarı Google'da Facebook hesaplarının ve sınav sonuçlarının çıkmasıyla kısıtlı olanlar ise, ismimizi Google'da her gördüğümüzde sevinmeye devam edeceğiz, taa ki "Keşke Google'da ismim ve hakkımda bu kadar bilgi çıkmasaydı,özel hayatın gizliliğini ihlal ediyorlar,bıktım artık" diyene kadar. Ama hepimiz elbette, bunun ne kadar hoş bir şey olduğu hissini içimizde taşımayı bırakmayacağız - gizlice de olsa.