13 Eylül 2011 Salı

Kafes

Genç kadın sustu. Herşey nasıl bu kadar tanıdık gelebilirdi,nasıl bir zamanlar hissettiklerinin tıpatıp aynısını hissedebilir,aynı sayıda iğne yine nasıl kalbindeki aynı yerlere saplanabilirdi? Büyümemiş miydi,sıyrılmamış mıydı kabuğundan,konuşmuyor muydu artık doğruları, çekinmemezlik etmiyor muydu karşısındakine hoş olmayan gerçekleri söylemekten,onları kırmak pahasına da olsa? Neden kaybetmişti yine sesini? Neden iş,karşısındaki genç adama gelince birden 9 yaşındaki o küçük,utangaç,saf kıza dönüşüveriyordu,kendisine eziyet edilmesine sesini çıkarmayan? Her kötülüğe uysalca boyun eğen,bir gün karşısındakinin gerçekleri anlamasını uman? Bunca yıldır anlamış mıydı karşısındaki, onun sevgisinin boyutlarını,onun için yaptığı fedakarlıkları,yine de yıllar sonra,çektirdiği herşeye rağmen,nasıl talepkâr olabiliyordu bu genç adam hala?
Sıyrılamıyordu kız,etrafındaki görünmez parmaklıkların arasından,kalbi ona yine oyunlar ediyordu. Birden bıraktı kendini görünmez kafesin tam ortasına,yere, leziz, savunmasız bir avmışçasına,gelip avcısının kendisini kendi kanına boyamasını istedi. Onu sevmek, ellerini kollarını bağlayan,onu çaresiz bir hale sokan,acı verici, can yakıcı,kanatıcı bir şey olmuştu her zaman, evet,çok uzun süre savaşmıştı içindeki ateşten yaratıkla,ama bunca yıl sonra hala onun karşısında çaresiz olduğunu,kendini güçlü sanarken,aslında iplere bağlı bir kukla kadar hareketsiz olduğunu fark etmek,kendini şiddetle öldürme isteğini getiriyordu yanında. 'Bir şeyler saplayın bedenime,ne olduğu fark etmez,acısı hiç mühim değil,asıl acıyı bastırsın,beni aynı şeyleri yaşamaktan kurtarsın yeter,yahut zehirleyin,ezin,parçalayın,ama şu kalbi durdurun bir şekilde,atmasın artık onun kanının şırıltısını duyarak içimde.' Ama yok,kaderdi onu bu dönüşsüz yola tekrar tekrar sokan,onun gücü karşısında minicik bir beden titremekten başka ne yapabilirdi? "Teslim ol." diyen fısıltısını duydu genç adamın, tüm hücreleri uysalca boyunlarını eğerken, içinde,derinlerde saklı minicik bir ses baş kaldırdı : "Hayır!" Genç adamın yüzüne,o çok tanıdık alaycı ifade yavaş yavaş aktı,tek kaşını kaldırmış,hafif tebessümüyle bakıyordu şimdi, kızın tenini yakan bakışlarla. "Hayır mı? Neden kendinle savaşıyorsun ki? Saçma değil mi bana karşı çıkman,şimdiye kadar en çok istediğin şeyi gerçekleştiriyorum halbuki." Yutkundu kız,hala kısıktı sesi,ama becerdi bir şekilde,fısıltıyla da olsa "Hayır!" diye yinelemeyi. "Sesimi ver bana geri,açıklayayım."
Genç adam güldü,kafasını sevimlice oynattı,bir adım daha yaklaştı avına,ve kız boğazındaki düğümün biraz çözüldüğünü hissetti. "Ne açıklayacakmışsın?"
"Seni istediğimi. Ama istemediğimi de." "İkisi birden olamaz elbette." dedi avcısı kızın, "O yüzden,en güçlü olan hissinle yetineceğim. Teslim ol." Bir adım daha yaklaştı kıza,kız onun büyüsünün kendisini sardığını hissetti. Ne kadar güzel olurdu direnmemek,kaptırmak, serbest bırakmak kendini! Altın bir uyku bir daha hiç uyanmayacağı bir rüyaya dalsın diye okşarken göz kapaklarını,kız direndi çaresizce.
"Bilmezmiş gibi davranma ne hissettiğimi." Genç adam kaşlarını çatıp ona sorarcasına baktı. "Evet," dedi kız, "Biliyorsun nasıl bir acı çektiğimi,aynısını bende sana çektirmiştim istemeyerek. Sen nasıl yıllarca uzak durduysan benden,aynı acıları çekmemek,aynı kanı akıtmamak için,ben de uzak durmak istiyorum senden. Seni içimde besleyecek gücüm yok çünkü,ya serbest bırakacaksın beni,ya da öleceğim bu kafeste.Başka türlüsü olmayacak."
"Neden?" diye fısıldadı adam yutkunarak,güzel yüzüne hiç yakışmayan çarpıcı bir acı ifadesi vardı şimdi yüzünde. Kız hala onun acı çektiğini görmeye dayanamıyordu,onun yerine yuvarladı kendi gözyaşlarını yanaklarından.
"Çünkü birlikte olmamak var kaderde,ara sıra kesişse de yollarımız. Sevgine de hapsetmiş olsan beni, öldürüyorsun yavaş yavaş. Bak,tüm kanım çekildi yüzümden. Bu kafes bana iyi gelmiyor. Benimki de sana iyi gelmeyecek."
"Yine de hapsetmene izin verirdim beni." dedi genç adam öfkeyle. "Biliyorum" dedi kız, "Bende öyle. Ama artık değil. Yaşatmak var serde, öldürmek değil."
"Peki ya bencilsem?!" diye bağırdı kızgınlıkla avcı,avının kafesinin parmaklıklarını büyük bir güçle sarsarak. "Ya öl istiyorsam?! Ya öleyim istiyorsam?!"
Yaşlar yüzünde yeni izler açarken,kız fısıldadı. "İstiyor musun?"
"Evet" dedi adam,acıyla. "Gidişini görmekten iyidir,ölmek."
Kız kalbinin acıdan duracağını sandı. Karşısındakinden iyi kim bilirdi onun gidişinin acısını?
Ayağa kalktı yavaşça,saçlarını yüzünden çekip,gözlerini elinin tersiyle sildi. Dayanamıyordu onun güzel yüzünü acıyla dolu olarak görmeye, göremediği,ama hissettiği parmaklıklara, O'na doğru yürüdü.
"Peki.." diye fısıldadı, "Teslim oluyorum.Öldür beni,umrumda değil. Senin için ölmeyi daha önce çoktan göze almıştım. Şimdinin farklı olması gerekmiyor." Elini uzatıp,yüzüne dokunmayı istedi,sanki acıyı eliyle silebilecekmiş gibi yüzünden. Olmadı,yetişemedi yüzüne.
Genç adam alayla karışık bir hüzünle güldü. "Nasılsa cehenneme gideceğiz, değil mi?.."
Kız yutkunarak baktı ona,söyleyecek sözü yoktu.
"İşin ironik yanı," dedi genç adam, "Sadece kendini görebiliyor olman. Elini uzattığında bana dokunamamanın nedeni,seni hapsettiğim kafes değil, senin beni hapsettiğin kafes."
Kız yüzüne tokat yemiş gibi sarsıldı. Gözlerinde beliren soruyu dile getiremeden, genç adam güldü. "Evet,sende beni öldürüyorsun.O yüzden teslim ol istedim.Belki ölmeden aynı kafesi paylaşırız diye."
Kız ona yaklaşabildiği kadar yaklaştı,ağlıyordu yeniden,tek av kendisi değildi,bir avcıydı o da,karşısındakinin kanına boyayan ellerini.Ellerindeki kanı görebiliyordu şimdi.
"Bilmiyordum..Hiçbir şey böyle olsun istemedim.."
Genç adam da yaklaşabildiği kadar yaklaştı, aralarında 10 santim ancak vardı,yine de dokunamıyorlardı birbirlerine.
"Kim istedi ki.."
"Peki şimdi ne olacak?" dedi kız bir anlık bir sessizlikten sonra.
"Bilmiyorum."
"Hiç serbest kalacak mıyız?"
"Bilmiyorum."
"Ölmeye devam edecek miyiz?"
"Muhtemelen."
"Sana dokunabilecek miyim?"
"Sanmıyorum.Bende sana dokunamayacağım."
"Neden bu kadar sakinsin? Neden öfkelenmiyorsun?"
" Hissetmek istediğim son şey bu değil çünkü."
Kız gözlerindeki yaşları,sinek kovarmışçasına elinin tersiyle savuşturdu.
"Ne zaman bu kadar bilge oldun?"
"Yaşamak istediğim tek hayatı,asla yaşayamayacağımı anladığımda."
Kız sarsıldı.Eli ayağı kesildi.
"Seni deli gibi seviyorum.Hep sevdim." dedi titreyen dudaklarla.
"Seni deli gibi seviyorum.Hep sevdim." dedi genç adam,kızın gözlerinin içine bakarak.
Kız,çenesi titrerken tebessüm etti. Genç adam karşılık verdi. İkisi de büyük bir rahatlamayla birbirlerine baktılar.
"Bu his.. Ne bu?" dedi adam.
"Sanırım,en azından birbirimizin ruhlarını serbest bıraktık." Genç adam,anladığını belirten sert bir baş hareketi yaptı. Kız,onun kendini ağlamamak için zor tuttuğunu biliyordu. Tüm mimikleri çoktan beynine kazınmıştı adamın.
"Merak etme." diyerek uzandı kız,dokunabilecekmiş gibi karşısındakine. "Birşeyler iyi olacak,hissediyorum."
"Senin iyin beni,benimki de seni içermiyor." diye yanıtladı adam. "Ama evet,muhtemelen iyiye gidecek."
"Nasıl?"
Genç adam gülümsedi,kız kalp atışlarının hızlandığını hissetti.Sevdiği adam yere oturup bağdaş kurarken onu izledi.Dokunmak istedi,görünmez parmaklıkları yıkmak,kollarına koşmak, doyasıya öpmek istedi onu. Oysa yapamazdı. Asla yapamayacaktı. Asla.
Genç adam kafasını kaldırıp,"Otursan iyi olur."dedi, kızın aklından geçenleri okumuş,ama ona cevap vermek istemiyormuş gibi. Cevap vermek,hayal kurmaktı. Hayal kurmak ise,acıtırdı.
"Uzun bir bekleyiş olacak."

19 Şubat 2011 Cumartesi

Ray




Yıl 2005.. Antalya, Laura AVM'deyiz. Melis'le açlıktan ölüyoruz, ancak gitmek istediğimiz film, birazdan başlayacak. Muhtemelen saat 13.00 yahut 14.00 seansı. Ne yapsak, ne etsek diye düşünürken, iki tane sosisli sandviç almaya karar veriyoruz; sinemaya yemek sokmak yasak olduğu için, benim pembe hasır çantamda gizliyoruz sandviçleri içeri girerken. Sosisliyi aldığımız adamda sanki çantamda gizlice sinemaya sokacağımı bilmiş gibi sandviçlere bolca sıkmış ketçap ve mayonezi, sinemaya kaçak ajan edasıyla girerken, çok sevdiğim çantamın içinin kirlenmemesi için dua ediyorum.
Yerlerimize geçiyoruz, ışıklar sönüyor. El yordamıyla sandviçleri çıkarıyorum,tekini Melis'e uzatıyorum. Birer ısırık alıyoruz. Film başladı, Ray Charles'ın hayatını anlatan, Jamie Foxx'un oynadığı "Ray" filmi bu. İlk beş dakikada, sosisliler silip süpürülüyor, el yordamıyla kontrol ettiğim çantamda herhangi bir ketçap yahut mayonez bulaşığına rastlanmadı. Derken,filme dalıyoruz, müthiş bir film. Anlatılacak gibi değil,resmen izlenip yaşanması gereken filmlerden.
Ray'in, "The Definitive Ray Charles" albümünü o zamanki alt komşum olan Berke'den alıp kopyaladığımdan beri,tekrar tekrar dinleyip duruyorduk filme gelmeden önce. İki cd'lik bu albümün ben 2. cdsini, Melis ise 1.cdsini dinleye dinleye yıpratmıştık,ancak müziklerini bu kadar çok sevdiğimiz bir adamın, böylesine inanılmaz bir hayatı olduğundan haberimiz bu filmi izleyene kadar yoktu. Tek kelimeyle muhteşemdi.
Ray Charles'ı canlandıran Jamie Foxx, Ray Charles'ın 2004'teki ölümünün ardından çekilmesi kararlaştırılan bu filmle Oscar kazandı. Kör bir adam olduğu inandırıcı olsun diye günlerinin çok uzun saatlerini gözleri kapalı olarak geçirdi. Ray Charles'ın tüm kayıtlarını dinleyip izleyerek, gerek hareketlerinde,gerekse fiziksel görünüşünde mükemmel bir benzerliğe erişti. Kısacası Oscar'ı kesinlikle hakeden bir performans çıkardı.
Geçenlerde Ray'in Dvd'sinin çıkmış olduğunu gördüm ve inanılmaz derecede sevinip hemen satın aldım. Bu film,özellikle de Ray Charles hayranıysanız kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film.

6 Ocak 2011 Perşembe

Kate & Leopold - "Until" by Sting




"Until"

If I caught the world in a bottle
And everything was still beneath the moon
Without your love would it shine for me?
If I was smart as Aristotle
And understood the rings around the moon
What would it all matter if you loved me?

Here in your arms where the world is impossibly still
With a million dreams to fulfill
And a matter of moments until the dancing ends
Here in your arms when everything seems to be clear
Not a solitary thing would I fear
Except when this moment comes near the dancing's end

If I caught the world in an hourglass
Saddled up the moon so we could ride
Until the stars grew dim, Until...

One day you’ll meet a stranger
And all the noise is silenced in the room
You’ll feel that you're close to some mystery
In the moonlight and everything shatters
You feel as if you’ve known her all your life
The world’s oldest lesson in history

Here in your arms where the world is impossibly still
With a million dreams to fulfill
And a matter of moments until the dancing ends
Here in your arms when everything seems to be clear
Not a solitary thing do I fear
Except when this moment comes near the dancing’s end

Oh, if I caught the world in an hourglass
Saddled up the moon and we would ride
Until the stars grew dim
Until the time that time stands still, Until...



Hugh Jackman ve Meg Ryan'ın başrollerini paylaştıkları "Kate and Leopold" filminin soundtrack'inden müthiş bir şarkı..