24 Ekim 2012 Çarşamba

Hemingway, W. Allen ve Yazar Tıkanıklığı

        
        Dün gece, bilgisayarımın başına geçip bir sene sonra ilk defa birşeyler yazdım bloga. Sadece bloga değil, herhangi bir kağıt parçasına da çok birşeyler karalamamıştım bu kadar süre. Alakasız bir gerçeklikten girip, alakasız bir gerçekdışılıktan çıktım, yazdığım konu, eski bir sevgiliye edilmiş bir telefondu, bunu süslü ifadelerle bezeyip, kendimden ve hayalgücümden ortaya karışık bir şeyler çıkardım. Derken, okuyan ve beni çok iyi tanıyan yakınlarımın benim için endişelendiğini yahut gerçekten hissettiklerimi ve eylemlerimi yazıya döktüğümü sandıklarını fark ettim. Onları, bu yazıda olayın 'gerçek kişi ve kuruluşlarla' bir alakası olmadığına ikna etmeye çalıştım. Yazdıklarımın okuyanlarda iç dünyamı yansıttığı hissini uyandırması iyi birşey miydi, yoksa kötü müydü bilemiyorum. Bu gerçekten iyi birşeyler yazdığımı ve beni çok iyi tanıyanların bile bunların benimle ilgili olduğunu düşünmesini sağladığını mı kanıtlıyordu, yoksa hayalgücümü genelde kullanmadığım gibi bir düşünce yüzünden mi yazılanların illa ki benimle bir ilgisi olduğu fikri canlanıyordu okuyucuların kafasında? En son yazdığımdan daha iyi yazılarım elbette olmuştu, kaldı ki, ilkokul 5'te bir sayfalık basit hikayemle il 2.si bile olmuştum - sanırım o hikaye bile dün gece yazdığımdan daha güzeldi - yine de dün gece yazdığım yazının, öylesine, doğaçlama yazılmış, başına başlarken sonunun nereye gideceğini bilmediğim bir yazı olduğunu ve bu durumdan keyif aldığımı belirtmeliyim. Bir eski sevgilim elbette olabilirdi, nostaljik hislere kapılıp aramış, yazıda geçtiği gibi bir cevap almış, kapatmış ve bunu kağıda bile dökmüş olabilirdim de elbette; bunca zamandır çektiğim yazar tıkanıklığını biraz öteye iteklemekte bana yardımcı olabiliyor, beni boyumdan büyük bir iş başarmışım gibi hissettirebiliyorsa, bu kadar önemsiz bir yaşam kesitini süsleyip püsleyip, çok az kişinin, o anda yapacak daha iyi bir işi yoksa okuduğu bir blogda yayınlamanın ne sakıncası olabilirdi ki? Kaldı ki böyle bir olay yaşanmamış, 15 senedir tanınan bir eski sevgili bu dünyada varolmamıştı. Yalnızca birkaç basit şeyin bir araya gelip, parmaklarımdan kopup gittiği, özel bir andı.
       Sonra, kafama dank etti, acaba insanlar yazdığım herşeyin başımdan geçmiş olduğunu mu düşünüyorlardı? Oysa başımdan geçen şeyleri, eğlenceli veya yazıyla ilgili değilse, yazmaktan pek hoşlanmam, bu, kendimi bir tiyatro sahnesinde çıplakmışım gibi hissettirir bana. Fakat sorunun aslında şu olduğunu fark ettim ki, yazdığım şeyler başımdan geçmemişse bile, eğer okuyucum buna inanıyorsa, bu da kendimi tiyatro sahnesinde çıplakmışım gibi hissettiriyormuş.
       Bu durum ve burada tasvir etmeme gerek olmayan uzun, sancılı ve öğretici bir süreç, bana yazarlığın aslında ne kadar zor olduğunu gösterdi: "Yazdığınız şeyleri muhtemelen hiçbir zaman içinizden geldiği gibi yazma özgürlüğüne sahip olamayacaksınız, çünkü en ufak bir okuyucunun, işverenin düşüncesini bile önemsemek, gerekirse emeğinizin küçük küçük emekçik kısımlarını kesip atmak zorundasınız." Tıp çevirisi dersindeki hocamın bir arkadaşıma küçük sohbetlerinde anlatmaya çalıştığı şeyin özü buydu işte - her alana uyarlanabilir bir ana fikir. Yazarken istediğini yazabilirsin, ama okuturken kendinden ödünler vermen gerekir, sana ne söylenirse söylensin yazdığın şeyin arkasında durman gerekir.  'Ben kendim için yazıyorum' diyenlere de asla inanmıyorum, kendisi için yazan günlük de tutabilir, ne diye tüm bu zahmete, kendini beğendirme soytarılıklarına girişsin ki?
       Woody Allen filmlerini hep severim, ama tüm bu filmlerin delicesine kıskandığım bir ortak özelliği vardır, o da baş kahramanların %90 ı yazardır ve yazabilmekte, hatta bu alanda başarılı olabilmektedirler, en azından film, onların bu mesleği sürdürdüğü ve çok da fena olmadıkları gerçeğiyle başlar. O filmlerdeki en berbat yazarı bile kıskanırım, oturup yazma teşebbüsü gösterebilir çünkü. Onlarla ilgilenen ve ellerinden tutan biri vardır genelde. Oysa ben burada oturmuş, kendi duygularımı bile baştan okuduğum zaman tutuk tutuk ve saçma bir biçimde yazdığımı fark ettiğim alelade bir bloga yazıyorum ve asla bir Ernest Hemingway yolunda ilerleyemeyeceğim duygusunu yutkunarak boğazımdan aşağıya itmeye çalışıyorum - her ne kadar Oxford Dictionaries Online sitesinde yapılan "Hangi Yazarsın?" testi sonucu Ernest Hemingway çıksam da. Çünkü, ironik olan, Hemingway tüm yazılarında deneyimlediği acıları ve olayları birebir, basitçe, insanın içinde yer eden biçimde işlerdi, oysa ben, deneyimlediklerimi beni zayıf hale getirecekler diye yazıya dökerek tekrar yaşamaktan kaçınıyorum. Belki de beni iyi tanıyan insanların ne hakkında yazdığımı anlayabilecekleri, sözcüklere dökülmüş olayların gerçekten yaşanmış olduğunu bilebilecekleri fikrinden hoşlanmıyorumdur. Belki, önceki yazımda, olmayan şeylerin olmuş gibi hissedilmesinin dile getirilmesi, beni bu yüzden kötü hissettirmiştir, içinde gerçeklik bulunan şeyleri yazarsam deşifre olacakmışım, herkes "Aaa bunu mu düşünüyordun, bunu mu yazdın yani??" diye beni sorgulayacakmış gibi geliyordur. Bu da bana nedensiz bir sıkıntı veriyordur.
          Belki de Hemingway'in "The Sun Also Rises (Güneş de Doğar)" da etrafındaki insanları, olayları ve kendini yazarken, ilk eşi Hadley'e, neden sadece onu kitabında bir karakter olarak yazmadığına dair yaptığı açıklama gibi geçiştirici açıklamalar uydurmam gerekiyordur kendimi rahatlatmak için. Hemingway, Hadley'e "Seni bu iğrenç ortamın ve insanların içinde yazmadım, çünkü sen hepimizden çok çok daha üstün bir varlıksın." demişti. Kendisini alçaltıp, karşısındakini yükseltmek; Hemingway çok akıllı bir adamdı, Hadley'nin aynısı bir karakterin "The Sun Also Rises"ın temasında ayakbağı olacağını elbette yüksek sesle dile getirmezdi. Oysa ben, her ne kadar onun izinden gitmek istesem de, onun tam tersi bir yönde ilerliyorum gibi, ortada gerçek olup, bunun hayalgücü olarak görülmesi yerine, hayalgücü olup, gerçek gibi görülmesi, bunun da gerçekleri yazmaktan özellikle kaçan birinin başına gelmesi, evrenin 'disharmonic' adledilebilinecek melodilerinden birinin gücü olsa gerek.
          Kısacası, daha gerçekleri oturup birebir yansıtabilmem için sayısız fırını talan etmem gerekiyor, buna cesaret edebilecek ölçüde şişmanlayana kadar, yazdığım çoğu şeyde benden, hatta etrafımdakilerden izler olduğunu, ancak genelinin hayalgücüm olduğunu bilmeniz yeterli sanırım. Gerçekleri yazdığımın fark edildiği gün ise, yüzümü Hemingway'e en sonunda dönebilmişim demektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder